Cinsiyet eşitsizliğini “din” adına sömürenler tarafından “aile, çocuk, toplum kutsalları” sarmalında “biçtikleri rolle, köleleştirilen kadın sosyal, kültürel ve ekonomik hayatın içinden çekip alındı. Tanrı adına getirdikleri hükümlerle susturuldu, düşünmesi engellendi, kendisi içinkarar veremez duruma getirildi.
 
Asli görevi yönetmek, huzuru ve güveni sağlamak olan Padişah Abdülhamit bile yayımladığı fermanda “akşam namazından sonra sokakta, bir kadının başına gelebilecek herhangi bir olaydan hiç kimse sorumlu değildir” diyebildi. Sanki sokağın emniyeti, ülkenin güvenliği ile bir tutulmayacak ve düşünülmeyecekti;gecesi, gündüzüyle, erkeği, kadını, yaşlısı, genciyle o sokak buülkenin değilmiş gibi… Ve o ferman erkekler için değil, kadınlar için yazılmıştı.
 
Atatürk, bugün Avrupa’nın “en uygar ülkelerinden” daha önce(1930-1934), “kadın ve erkek eşitsizliğini”, “feodal bakışı” ortadan kaldırarak, “insan olmayı gerektirecek” tüm hakları kadınlara verdi, toplumun tüm alanlarını kadınlara açtı.
 
Kadını insan görmeyen, salt çocuk fabrikası olarak düşünen anlayış, “kadının yeri çocuklarının yanı ve kocasının dizinin dibidir. Babası, ağabeyi, kocası onun yerine düşünür ve yapar” diyerek kadını dört duvar arasına hapsetti. “ Okuma, meslek sahibi olma, bilgi, kültür, düşünce, dünyayı tanıma, sağlam kişilik, karakter, sözü dinlenir olma gibi nitelikleri kadına çok gördüler, (kadın da istemedi)ya.”
 
Atatürk, kadını insan görerek “baş tacı” etti, erkekle eşitleyerek tüm hakları, özgürlükleri, meslekleri verdi, tüm eğitim-öğretim kurumlarının kapılarınıkadınlara açtı.
 
Bugün kadın, sokaklarda özgürse, başı dik gezebiliyorsa, doktora, hastaneye, alışverişe gidebiliyorsa, şehirlerarası yolculuk yapabiliyorsa / Bugün kadın okuyor, bilim insanı, yargıç, savcı, vali, kaymakam, bakan, başbakan, belediye başkanı olabiliyorsa / Bugün kadın öğretmen, pırofesör, rektör, dekan, doktor, avukat, hemşire, polis olabiliyor / Bugün kadın bir “dava” için dernek kurup yönetebiliyorsave de her şeye rağmen “anne” olabiliyorsa / Atatürk sayesinde oluyordur... Bugün taksi, otobüs, kamyon şoförü, bugün taş, maden işçiliği ve inşaat ustalığı yapıyor, gücünü, becerisini gösterebiliyorsa, bugün sanatın her alanında, sinema, tiyatroaktiristi, yazar, şair, pilot, sıporcu, ressam, heykeltıraş… ve gazeteci olabiliyorsa Atatürk sayesindedir.
 
Japon “kadın üniversitelerine” gıpta ile bakanlar, öykünmeye çalışanlar Atatürk’ü, çağı ıskalayanlardır. Hele hele Orta Çağı anlamadan, Rönesans’ı, Reformu, bilimi, aydınlanmayı görmezden gelenler ya da yok sayanlardır. Bugün feodal değerleri, ağaları, geleneği, göreneği baş tacı ederek sahip çıkanlar Orta Çağ’dan çıkmak istemeyenlerdir. Bilimin, ilerlemenin ve gelişmenin karşısında duranlardır(tekkeler, tarikatlar, zaviyeler, cemaatler).
 
Japon erkekleri İkinci Dünya Savaşından sonra kadını “insan” yerine koymuşlar, “özel kız okullarında” okumalarına izin vermişlerdir. Tıpkı Arabistan da “kadınlara şoför olma, maça gitme, seçme ve seçilme haklarının yeni verilişi gibi. Osmanlı’da da Balkan bozgunu olmasaydı, belki de “hemşire okulları” açılmayacaktı.FıloransNaytınkeyl Kırım Savaşında İngiliz askerlerini tedavi etmek için İstanbul’a gelen “hemşire gurubunun” başkanıydı. Çağdaş olmak, bir yerde “zamanı yakalayıp önüne geçmektir”, yoksa geçmişe takılıp kalmak değil…
 
İkinci Dünya Savaşından sonra gelen koşullar, Japonya’da kadını, “sosyal, kültürel ve ekonomik hayatın içine-sanayi-büro” girmeye zorlamıştır. O nedenledir ki, Japonya’da “kız okulları” açılmış, “kız üniversiteleri” kurulmuştur. Orta Çağ’dan çıkış yolu “eğitimden, bilgiden, aydınlanmadan” geçiyordu. Japonlar bunu anladı. Salt erkeklerin okuması yetmiyordu. Kadınlar da en az erkekler kadar bilgi, duygu, düşünce sahibi olmalı, dünyayı tanımalıydı.
 
Japonlar akılla, bilimle, teknolojiyle, geliştirdikleri sanayi ve yarattıkları “yepyeni bir yaşam tarzıyla” çağdaşlığın kapısından içeriye girdiler. Şintoist, Budist, Hıristiyan ve ateist olarak yaşayan Japonlar, bilimin, teknolojinin öncülüğünde ilerlemeyi, gelişmeyi, kalkınmayı sürdürüyor.
 
Atatürk’ün kadınlara verdiği hakları yıllar sonra veren İsviçre’yi, Japonya’yı “taklit etmek” kendi(!)tarihini ve değerlerini bilmemek; nereden gelip nereye gittiğini görmek istememektir.
 
Barış ve esenlik dileklerimle sevgiyle kalınız…
Avatar
Adınız
Email
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.