ŞİİR VE EDEBİYAT

Günümüz nesillerinin bugünkü ve geçmiş zamanlardaki insanların yaşam felsefelerini ya da uygarlık değerlerini eserlerine yansıtmaları, şiirlerinin içeriğinde malzeme olarak kullanmaları çok doğaldır. Tıpkı mimari eserler gibi yazınsal eserler de gelecek nesillere miras olarak devredilmiş olacaktır. Buna bağlı olarak, yeni nesillerin oluşturacağı kendi kültür ve uygarlıkları ortaya çıkmış olacak ve bu böylece sürüp gidecektir.

Edebiyat ve şiirden yararlanan toplum kitlesini oluşturan bireyler, hangi gerekçeyle olursa olsun edebi eserlerden ve şiirden yararlanıyorlarsa bu eserleri anlayarak okumak durumundadırlar. Çünkü bir eserden yararlanmanın yolu, o eseri anlamaktan geçer. Bir eseri anlamanın ön koşulu ise o eserin konusunun okuyucunun içinde bulunduğu toplum kültüründen beslenmiş olmasıdır. Bize yabancı kültürlerin eserlerinden ne dereceye kadar zevk alabilir ne kadar yararlanabiliriz ki?.. Bir eserin ancak özüyle kendi ruhumuz arasında bağ kurabildiğimiz ölçüde, muhtevasını benimsediğimiz oranda o eserden zevk alır, yararlanmış oluruz. Yabancı eserler de insana zevk verebilir elbette ama bu zevk, o eserin muhtevasıyla, özüyle kurduğumuz bağdan değil, eserin tabiri caizse kabuğuyla, dış görünüşüyle yani şekliyle ilgili estetik bağdan kaynaklanacak, sınırlı kalacaktır.

Edebiyat ve şiir, bir rabıta aracı olarak toplum-kişi, toplum-tarih, toplum-kültür, toplum-uygarlık ilişkisi sağlar ve bu ilişki, sayılan tüm bu değerleri hem canlı tutar ve hem geliştirip yüceltir. En sıradan bir edebî çalışma bile, toplum değerlerini yansıtmasıyla değer bulacak ve başarılı olduğu oranda toplumun değerlerini yükseltecektir. Belki söylediklerimizi, bir edebî eser veya şiiri, kendi değerlerimizi yansıtan bir aynaya benzetirsek daha net anlatmış oluruz. İnsan aynaya bakarak kendini görür. Çeki düzen verir kendine. Aynaya bakmaktan zevk alan bir insan, aslında aynada kendini ne kadar net görüyorsa aynaya bakmaktan o derecede zevk alıyor demektir. Böyle bir yargıda bulunmamız, sanırım yanlış olmaz. Kendi değerlerimizi yansıtan bir ayna yani şiir, ne kadar net yansıtıyorsa o kadar sevimli gelir bize. Aynada kendi değerlerimizi görmüyorsak belki çerçevesini hoş bulduğumuz bir eserle karşı karşıyayız demektir. Şiir, şairini veya toplumunu yansıtan bir ayna olarak hem değer kazanır hem değer katar.

Kendi toplumunun değil de başka toplumların değer unsurlarını içeriğinde barındıran eserlerse, haliyle, özelliklerini yansıttıkları toplum ve insanlarca beğenilecek, bize yabancı kalacaktır. Şiir, işlenişinin başarılılığı oranında toplumun en yüksek değerlerini yansıtıp toplumun kalitesini kendi seviyesine çekecektir zaman içinde. Toplumun kalitesi şiirin kalitesini yükseltecek, şiirdeki kalite yüksekliği de toplumun yücelmesine katkı sağlıyacaktır. Toplum ve şiir var oldukçau bu böyle sürüp gidecektir.

Bayrak

Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,
Işık ışık, dalga dalga bayrağım!
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.
Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım.
Seni selâmlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım.
Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...
Gölgende bana da, bana da yer ver.
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar:
Yurda ay yıldızının ışığı yeter.
Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
Kızıllığında ısındık;
Dağlardan çöllere düştüğümüz gün
Gölgene sığındık.
Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı;
Barışın güvercini, savaşın kartalı
Yüksek yerlerde açan çiçeğim.
Senin altında doğdum.
Senin altında öleceğim.
Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
Yer yüzünde yer beğen!
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim! Arif Nihat Asya

Ak Ellerim

Beş vakte yeşeren kutsal orman
Yaprak yaprak ellerim
Yapışmış aşk atının gök yelesine
Pamuk sularında ak-pâk ellerim…
 
Öylesine insan ve Müslüman ki
Öylesine dost, öylesine can ki
Ve öylesine yakın ki
Allah’a, adak ellerim…
 
Her sabah kaktığımda turfanda
İki esrik ak kuğudur abdest sularında
Kelle sökmeye başlar iman tarlamda
Başak başak ellerim…
 
Yalan yok, korku yok, kin yok
Döküldü dünyanın ham cümbüşüne
Sonsuza kol atmanın düşleri
Bayrak bayrak ellerim…
 
Anaç keklik gibi kızgın yatanda
Yüreğimin üstüne üstüne
Besmele göynüğüdür Kur’ân tutanda
Sanki tutmaz öper, dudak ellerim…
 
Beş vakte yeşeren kutsal orman
Dal budak yaprak ellerim
Vığıl vığıl ışıklarla konuşur
Cümle kötülükten uzak ellerim… Bahattin Karakoç

Vatan Destanı
 
O kadar dolu ki toprağın şanla,
Bir değil, sanki bin vatan gibisin.
Yüce dağlarına çöken dumanla
Göklerde yazılı destan gibisin.
 
Hep böyle bulutlar içinde başın,
Hilâli kucaklar her vatandaşın.
Geçse de asırlar, tazedir yaşın,
O kadar leventsin, fidan gibisin.
 
Çiçeksin, bayılır kuşlar kokundan,
Her dalın bir yay ki zümrüt okundan
Müjdeler fısıldar Ergenekon'dan:
Bu sese gönülden hayran gibisin.
 
Ey bütün cihana bedel Türkeli,
Açtığın cenklerin yoktur evveli.
Tarih bir nehir ki coşkundur seli.
Sen ona nisbetle, umman gibisin.
 
Bir yandan hep böyle taştın, köpürdün,
Bir yandan cefalı bir ömür sürdün,
Fakat ne derece ezildinse dün.
Şimdi gene tunçtan kalkan gibisin.
 
Bir insan nihayet kemikle ettir,
Bu et, bu kemiğe can hürriyettir.
En büyük hürriyet Cumhuriyettir,
Demek şimdi sen bir cihan gibisin.
 
Ey ana toprağı, ey Anadolu,
Açıldı önünde terakki yolu.
Hamdolsun her yanın bereket dolu,
Cennette bir yeşil meydan gibisin.
 
Yeni bir ay ördün al bayrağına,
Girdin en sonunda irfan bağına,
Medeni hayatın nur ırmağına
Ezelden susamış ceylan gibisin. Halit Fahri Ozansoy
 
Savaş Risalesi
 
Güneşin mızrakların ucuna takılıp kaldığı bir vakitte
Diriliş erlerinin yüreklerinden yayılan
Bir depremle sarsılıyordu arz.
Gerilmişti altımızda atlarımız
Fırlayıp kopacakmış gibi
baldırlarından kasları
Ve tarıyordu bir projektör gibi bakışları
üç kıtayı yeni bir vakte eriyordu yürekler
Yayılıyordu o muştu
O coşku , o haber.
Bir gelen var
emin haberciden emin olana
Ondan da sıddık olana ve sadık olanlara
sohbete erip halkada duranlara
yürekten yüreğe yol bulanlara.
Bir gelen var
Bütün kıtalarda beklenmekte
olana ayarlanmış kulaklar
İlkin çobanlar duyuyorlar
Sonra ağaçlar kurtlar kuşlar
Çünkü onlar bilirler dinlemeyi
Onların elindedir toprağın nabzı
İlk onlar sezerler yeni olanı
Rüzgarlarla geleni
Bulutlardan ineni.
Bir dağın tepesinde
Yeni doğan bir ay gibi
Veysel Karani
Evreni
Kuşatan bir yay gibi
Açılmıştı kolları.
Selman bir şehrin kapısında
Bir kapının arkasında.
Ey savaşmakla emrolunanlar
Yürekleri Kevser suyu ile yıkananlar
Alacakaranlıkta bir seher vaktinde
Ayrılırken yurtlarından
yuvalarından
Bahçe köşelerinde kapı önlerinde sofalarda odalarda
Bir bir çıkıp gelen yolumuzu kesip duran anılar
Yatak odamızın penceresinden
Uyandığımızda ilk görülen o tepe
O tepede o kayanın değişmeyen konumu
Güneşi bir muştu gibi her gün yeniden
Doğuran o dağ elveda
Kadınlarımızın kirpiklerinde sıralanan
Adanmışlık ve bağlılık yazıları elveda
Çocuklarımızın göğsümüze
yüzümüze saçlarımıza
Sokulan alınları titreyen dudakları
kaçamak bakışları
Cennetten bir koku ölümsüzlükten bir pay olarak
Çektiğimiz ciğerlerimize
İnen yüreklerimize
Damla damla
Elveda....
O ki meydanın ortasında durmuştu
Elini kılıcının kabzasına koymuştu.
Dedi savaşçı:
" Ben gidiyorum, hicret ediyorum
Varsa ağlatmak isteyen anasını
Dul koymak isteyen karısını
Ve istiyorsa çocukları yetim kalsın
Arkamdan gelsin."
Yeryüzü yeni bir güne hazırlanıyordu
Zaman devrini henüz tamamlıyordu.
O konuştu:
"Ey eti etimden olan
Bu dünyada ve öbür dünyada
Kardeşim olan!
Bu gece yatağımda sen yatacaksın
bana vekillik yapacaksın.
Biz gidiyoruz hicret ediyoruz
Sen sonra geleceksin
Ama önce emanetleri
sahiplerine vereceksin."
Sonra o dağda
Maveranın kapısı olan
Bir mağara
Orada ikisi
O ve ikinin ikincisi
sonra çöl:
Çölde tepeler..
Çölde develer..
Çölde geceler
Ve çöle serpilen
Mucizeler.
Medinede bekleyenler var
Damların üstünde, yollarda
Çocuklar kadınlar ..
Elleri alınlarında, gözleri ufukta
Delikanlılar ihtiyarlar..
Dediler. " Veda tepeleri üstünden
Üzerimize ayın ondördü doğdu
Şükürler olsun, şükürler olsun
Bize vacip oldu, şükretmek
Şükürler olsun..." Erdem Bayazıt
 
Zaman
 
Susarak anlattım bütün gizliyi
Sakladım duygumu ben konuşarak
Bir acı tarlası sessiz yüzünde
Aşkı yürürlüğe koyma savaşı
İçimde bir düzen kaynaşmaktadır
Büyük ve çekingen bakışlarından
En iyi anlatış artık susmaktır
Anladım bunu ben seni bilince
Gel denize yaslan yalnız denize
Sırrını denizler taşır insanın
Zaman bir hızdir ve yıldızdır akan
Esneyen günler ve gece üstünden
Bir uyku bölmezse anılarımı
Korkarım çıldırtır bu hayal beni
Gözlerin ne kadar İstanbul öyle
Sebiller uçuşur parmaklarında
Ortak günlerimiz tarih şöleni
Saçlarında sayfa sayfa güneşi
İçimde bir sergi var portrelerin
Hayalim heryerde kavrar gölgeni
Aşka ve tabiata ulaştır bizi
Gel kurtar bu şehrin gürültüsünden
Terketme n'olursun bir eşya gibi
Ölümsüz bir hasret yaşarken bende
Vurulmuş bir geyiktir sensiz zamanlar
İçimin ormanı bir yangın yeri
Bir uyku bölmezse anılarımı
Korkarım çıldırtır bu hayal beni
Istırap varoluş şartımız oldu
Esef etme yasım karaymış diye
Bir yanım vahşidir ürkütür seni
Aykırı düşerim sulhçulüğüne
Bir gün deli gibi sarsarak seni
Göklerin yolunu sorabilirim
Başımı taşlara vurabilirim
Aklımdan çıkarsa anılarımız
Paramparçayım sen onar beni
Topla aynalardan eski gölgemi
Göçebe ömrümü bağla zamana
Dağılsın içimin karıncaları
Bir uyku bölmezse anılarımı
Korkarım çıldırtır bu hayal beni… Mehmet Akif İnan
 
Sizin Hiç Babanız Öldü Mü?
 
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü, kör oldum.
Yıkadılar, aldılar, götürdüler.
Babamdan ummazdım bunu kör oldum.
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum.
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Söylelemesine maviydi kör oldum
Taslara gelince hamam taslarına
Taslar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taslarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?... Cemal Süreya
 
Ayrılık Şiiri
 
Her satırı
mendireğe dizili karabatağa benzeyen
bir mektup bırakarak
balıkçı koyundan
sisler içinde uzaklaşan kayık gibi
bir sabah usulca ayrıldın
koynumdan
 
Bütün yolcularını
boğaz köprüsünün çaldığı
araba vapurunun
boş seferleri
gibi yalnızca rüzgar
gezinir sensiz
yüreğimde
 
Durgun bir sudur aslında deniz
ki çocukların
acemi oltalarını denedikleri
kuytu bir iskelenin
tahtaları altına yazdığım
ayrılık şiirini okudukça
dalgalanır… Sunay Akın
 
Savaşın Tam Ortasında Aşk
 
sözlerimi bir savaş şafağında unuttum
pusluydu aklim
paslıydı kalbim
sen geçtin oradan
savaş başladı
önce ben vuruldum
yaralıyım
ilk ilacım sendin
bakışlarınla tedavi ettin sensiz kör olan gözlerimi
 
nazarlı tasalarla teselliydi her şey
adı konulmamış ne varsa yaşadım sensiz
bekledim savaş bitsin diye
öçlerin son tornadosunda ani kaçışmalar
nereye kaçsam sensizliğin düşmanları
ve ben esir düştüm
esrarına düşen ay da yok
ruhuna eklenen bende de yok
gel demenin son halinde
biraz iyileştim
ama hala savaş sürüyor
her an tümden vurulabilirim
gelmen yeni bir gelgit oyunumuz olacak
aynı yürekte sularımız dalgalanacak
su akar gümbür gümbür
gel sende beni güldür… Hayrettin Taylan
SERVET SELVİ
 

TAKA

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.