Kimi zaman doğanın, kimi zaman da tarihin zorlayan koşullarıyla insanlar, toplumlar göç eder, yer değiştirir, savaşır, saldırır, kimileri de saldırıya uğrarlar. Coğrafyalar değişir, toplumlar karışır-karşılıklı kültür değişimleri olur, kimileri yaşar, kimileri de yok olup giderler.
 
Türkler de doğanın ve tarihin zorlayan koşullarıyla Orta Asya’dan sürüleriyle dalga dalga çıkmış, Asya ve Avrupa’nın dört bir tarafına yayılmışlar, devletler kurmuşlar. Kimi “boylar” kaybolup giderlerken Anadolu’ya gelenler de bir yığın değişikliklerden, zamanın koşulları gereği savaşlardan sonra burayı yurt edindiler. Hatta Avrupa’nın büyük bir kısmını işgal edip aldılar, Viyana kapılarında durdurulabildiler.
 
Zamanın “güçlü devletleri” gibi, savaştılar, öldüler, öldürdüler, yaraladılar; yağmaladılar, talan ettiler, ganimet aldılar, vergi topladılar. Onlar gibi “devlet ve toplum” olarak “hayatta kalmanın koşullarını” kendilerinden yana çevirmeyi başardılar: Çünkü güçlüler hayatta kalıyor, zayıflar “elenip” yok oluyorlardı.
 
Türklerin belgelere, bulgulara, başka toplumlarla ilişkilerinden doğan bilgilere dayalı 2500 yıllık bilinebilen bir geçmişi var. On altı devlet kurdular… Yaşamak, hayatta kalmak ve tarihi süreçten kopmamak için, zamanının koşullarına göre doğru olanları yaptılar ki bugüne kadar gelebildiler. Kimi toplumlar gibi silinip tarihin tozlu sayfaları arasına karışmadılar. Son 140 yıldır da “varoluş savaşını” sürdürmektedirler. Batı, Türkleri, Avrupa’dan söküp attığı gibi Anadolu’dan da sökmek, “kovup atmak davasındadır.”
 
Tarihle yüzleşmek, “geniş bir bakış açısını” gerektirir. Bir nokta, bir neden üzerinde yoğunlaşıp kalmak “diğer özellikleri” görmemizi engelleyebilir; vardığımız sonuçlar bizi yanıltabilir. Zamanı değerlendirmek bugünden düne inerek değil, o zamanın değer yargıları üzerinden gitmekle olur. Bugün sahip olduğumuz ölçütlerle “dünü yargılama” hakkına sahip değiliz. Bu hakkı bize verecek olan birileri de yoktur. Bugünle dünü yargılamak önyargılı yapar bizi. “Yaşanılan zamanı ve o devrin koşullarını” göz önünde bulundurmak gerekir.
 
Yapılanlar “doğrudur”, “hayır, yanlıştır”; bunu neye göre diyeceğiz? Deizmin, ateizmin, tek tanrılı dinlerin yaşandığı bir çağda, geriye dönüp Türkler on üç (13) çeşit dini inanca sahipken “neden İslamiyet’i kabul etti” sorgulamasını yapabilir miyiz; yaparsak doğru olur mu? “Türkler eski dini inançlarında kalmalı mıydı, yoksa Arapların dinini kabul etmeli miydiler?” Bu sorunun yanıtı o günün koşullarına göre verilirse daha iyi ve doğru olur.
 
Türklerin, Karamanoğlu Mehmet Bey’in fermanına rağmen Arapçaya, Farsçaya yönelişlerini; Fatih’in Türkleri “devlet çarkının dışında tutuşunu”, devleti “devşirmelere teslim edişini” hangi koşullara göre doğru, ya da yanlış diye tanımlayacağız? Çağdaşı toplumlar soyunu dilini öne çıkarırken neden Türk ve Türkçe unutuldu?
 
Ama Avrupa’daki ilerlemelerin, rönesansın, reformun, hürriyet, adalet, eşitlik, kardeşlik, yurttaşlık haklarının, akli, bilimsel, teknolojik, sanayi gelişmelerinin dışında tutan, çağdaşlarından geriye düşüren, Türkleri azgelişmişlik sürecine, açlığa, yokluğa ve hastalıklara mahkum eden Osmanlı’yı eleştirmek, çağdaşlarına göre yargılamak en doğal hakkımızdır. Çünkü aynı zaman dilimi içerisinde onlar başarırken sen neden başaramadın?
 
“Ölüm-kalım, varlık-yokluk savaşı” içerisinde, devrin en gelişmiş, en modern, en güçlü ulusları dünyayı yutar, Osmanlı’yı yağmalarlarken, açlıktan, yokluktan, yoksulluktan, hastalıktan ayakta duramayan Osmanlı, kendisine karşı yapılanlara(!)boyun eğdi. Kimileri de güçlülerin yanında yer aldı. Ama yine de önlemini almayı unutmadı.
 
İyi mi oldu, kötü mü oldu, doğru mu oldu, yanlış mı oldu? Tehcir bir önlemdi. Yok oluşla karşı karşıya kalan bir millet, bir devlet böyle bir dünya savaşında ne yapmalıydı? Yokluğu, tarih sahnesinden silinmeyi, topraklarını isteyen herkese teslim etmeyi kabul mü etmeliydi? Osmanlı’nın yaptığı “soykırımsa”, yirmi milyon insanı öldüren Fıransa, İngiltere, Almanya, İtalya, Rusya ve Japonya’nın yaptıkları “ne olarak” kabul edilecek? Birinci Dünya Savaşı çıkmasaydı, Ermeniler Fıransa’yı, İngiltere’yi, Rusya’yı, Amerika’yı dinlemeseydiler, ya da Mondros, Sevr yürürlükte kalsaydı, Büyük Ermenistan kurulsaydı, Türkler yok olsaydı, “tehcir” böyle bir sorun olarak yaşanacak mıydı, soykırım dayatması yapılacak mıydı? Türkler yaşamak, hayatta kalmak için kendisine düşmanlık edenlere karşı direnmeyecekler miydi? Onlar insan da Türkler insan değil miydi? Biz tarihle yüzleşirken, onlar, ya da savaşan her toplum-devlet tarihle yüzleşecek miydi? Onların yapmadıklarını biz neden yapıyoruz? Türkler öldürülürken “savaşın koşulları”, Türkler öldürürken “soykırım” öyle mi? Bu, bilimsel bir ahlaksızlıktır, siyasi bir namussuzluktur.
 
Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalın…
Avatar
Adınız
Email
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.