Siyasetten “ekmek yiyenler(!)”, sürekli olarak kendilerini kitapla, bilgiyle, düşünceyle donatmak zorundadırlar. Ülkesi, toplumu, dünya, evren ve insanlık için sorunlar karşısında yanıtsız ve çaresiz kalmamalılar. Dağarcıklarında bilgi, soruları, sorunları açıklayıcı, çözümleyici görüşler, düşünceler bulunmalı; bu yüzden okumalı, araştırmalı, öğrenmeliler; dinleyenler, okuyanlar mutlaka yararlanabilmeliler… Bu, siyasetçilerin kalitesini, kumaşını gösterir. Her konunun “uzmanının bulunduğu bir devirde”-hiç kimse alınmasın ama- zamanının gerisinde yaşayanların geleceği belirleme hakları yoktur.
 
Bilgi ve iletişim çağında meydanlara çıkıp saatlerce konuşarak hiçbir şey anlatamamak insanın “boşluğunu” gösterir. Boş insanlar kini, nefreti, düşmanlığı körüklerler. Her dinleyicinin kendine, “ne verdi bana, ne öğrendim, ufkumu açıp genişletebildi mi, ekonomik, sosyal ve kültürel sorunlara, insanlara bakışı nasıl; farklı görüş, düşünce ve inançlara karşı duruşu nedir…” gibi soruları kendine sorması gerekir. Politikacı da “dinleyicilerime ne verdim, bu zamana kadar söylenmeyen hangi düşünceleri dillendirdim, ülke ve dünya siyasetine ne kazandırdım, rakiplerimden farkım nedir…” özeleştirisini yapmalıdır.
 
Siyasetçinin ve her okurun beslendiği kaynak bilim olmalı, teknoloji, sanayi olmalı; bilimsel anlayış ve bilimsel ahlak olmalı; edebiyat, sanat, hukuk olmalı; geçmişi bugünle yoğurarak geleceği yaratmak olmalı; zamanın önünde yaşamalı, olaylar, sorular, sorunlar karşısında gürül gürül akmalı, en karanlık anlarda güneş gibi doğmalı, aydınlatmalı, umut olmalı.
 
Medreselerde, tekkelerde, tarikatlarda, cemaatlerde sormadan, sorgulamadan, biatla yetişen kafalar özgür düşünemez, özgür karar veremez; özgürce çözüm üretip umut olamaz. Söyleyecek sözü, bilgisi, görüş ve düşüncesi “şeyhi kadar” olur, rakibine bilimsel yanıt veremez; hakaret içeren, suçlayan, aşağılayan sözlerden, dedikodulardan kurtulamaz.
 
Bizdeki siyasiler, “beka” sorunu,  “PKK’lı, FETÖCÜ, terörist, zillet, illet” diye ayrıştırıcı, suçlayıcı şiddet dilini kullanırlarken, hem terörizm ile mücadele ediyorlar, hem de Diyarbakır’ da “Kürdistan” diye nutuk atıyorlar; ağırlaştırılmış müebbede mahkum bebek katiline “avukat” gönderiyorlar, kardeşini TRT ekranlarına taşıyorlar. Oy için “her türlü milli değeri, kuralı” ayaklar altına alıyorlar. İktidarda kalmaları için bir gün FETÖCÜLERE de çağrı yaparlarsa hiç şaşırmayın. Oy için, bunların düşmeyeceği “zillet” yoktur. (zillet: Menfaat peşinde koşmak, çıkarı ve beklentileri için başkalarına kul, köle olmayı kabul etmektir.)
 
Tükenmiş insanların yapacakları iş, kavga çıkarmak, “kimlik üzerinden” siyaset yapmak, terörü kaşımak; insanları kutuplaştırmak, toplumu germek; Karadenizlilere “Pontus, Rum” demektir. Asla “fındığı, hayvancılığı, işsizliği, enflasyonu, dibi yanan tavayı, boş tencereyi” görmemek; çocuğuna harçlık veremediği için intihar eden babayı duymamak; söyleyecek sözleri olmadığı için yalanın gerçekliğini(!) yaşamaktır. Televizyonları, gazeteleri ve kiralık yazarları-tırolleriyle “yalanları gerçek” gibi anlatmaktır. Asker, polis, yargıç ordularıyla zamanın çok gerisindeki doğruları “adalet” diye kabule zorlamaktır. Yanlış insanlar olarak, yanlış koltuklarda oturmak; insanların gözünün içine baka baka bir yüzük, bir simitten hanlara, hamamlara, katlara, yatlara-gemilere, köşklere, saraylara çıkmaktır. Eleştirenlere “terörist” demek, “hakaret etti” diye içeriye tıkmaktır.
 
Bilgiyi, düşünceyi, kültürü, evreni içselleştiremeyenler ihtiraslarının ve kaprislerinin tutsağı olurlar, akıllarını dahi kullanma ihtiyacı duymazlar. Sevgiyi, barışı, kardeşliği akıllarına getirmezler. Kinden, nefretten, düşmanlıktan “yağ çıkarmaya” çalışırlar. Birleştirici, uzlaştırıcı, kaynaştırıcı, kucaklayıcı olmazlar. Rakiplerine atmayacakları çamur, iftira, kendilerini savunmak için de uydurmayacakları yalan kalmaz. O kadar pişkindirler ki, bu işte “ar, haya, utanma, vicdan, empati” gibi duygu, düşünce ve inanç yanlarına uğramaz.
 
Çıkarlarına, politikalarına “ters düşenleri”, kendilerine rakip görünenleri harcamaktan geri durmazlar. Bugün partide, “kurucularından” kimse kalmamıştır.
 
Böyle bir olayın değil Kabataş’ta, o çevrede yaşanmadığı mahkemece kanıtlanmasına rağmen, “Kabataş’ta türbanlı bacımın üzerine i..diler” yalanını iki yıl ağızlarından düşürmediler.
 
Ne kadar acıdır ki, kimi insanlar, “doğru” bildiklerinin “yalan” olduğunu öğrenemeden bu dünyadan göçüp giderler. Çok yazık! (Bu yazı İstanbul seçiminden önce yazılmıştır.)
 
Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…
Avatar
Adınız
Email
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.