Diller, “uygarlık değişimine ve gelişimine göre” birbirlerinden sözcük-terim-kavram alırlar. Karşılıklarını bulunca da aldıkları sözcükleri “kullanımdan-tedavülden” kaldırırlar.

Sözcükler, kök ya da gövdelerden türetilerek-üretilerek, bileştirilerek veya uydurularak yapılırlar. Diller, sözcükler “gökten zembille inmez”; tanrısal özellik taşımazlar. Toplumların ulularınca, bilgelerince “dillerin sistematiği” zaman içinde kurulur ve her yeni gelen “sözcükle” dil zenginleştirilir. Ulular, bilgeler şamanlardır, aşiret-kabile reisleridir; rahipler-ozanlardır; sanatçılar, bilim adamlarıdır… Dili “yetmez” gördükleri yerde ve zamanda, “yeni yeni” sözcüklerle dilin anlatım gücünü artırırlar.

Diller kendi sistematiğinde-halkın belleğinde-gereksinim duyuldukça, ek-kök ilişkileriyle yenileri yapılarak, ya da uydurularak gelişir-zenginleşirler. Varlığının koşulu olan halk, diline sahip çıkar ve korur; onunla bütünleşir, kaynaşır.

Toplumlar toprağa yerleştikten sonra, “sözlü kültürden yazılı kültüre” geçmişlerdir. Tarihte bu işi ilk yapan Sümerlerdir. Buldukları “yazı” ile altı-yedi bin yıllık tarihi, “tabletler” aracılığı ile günümüze taşıyabilmişlerdir. Yazı dili-kitap, dilde “ortak paydayı” yaratan en etkin araçtır. Okuma, yazı dilinin herkes tarafından bilinmesini ve kullanılmasını sağlamıştır.

Diller ozanları, sanatçıları, bilim adamları, kültür insanları, aydınları aracılığıyla işlenir, halka sunulur; zenginleşir ve gelişirler. Osmanlı’nın Türkçeye katkısı olmadı, Osmanlıcayı yarattı.

Dil toplumunun aynasıdır; aklı, zekası, bilgisi, becerisi, başarısıdır.

Dil toplumunun kültürü, adaleti, dinidir; doğaya, insana bakışıdır; içinde bulunduğu uygarlığın yansımasıdır. Dil ulusların bağımsızlığı, özgürlüğü, siyaseti, ekonomisidir.

Bugün gelişmiş, “dünya dili” diye adlandırılan diller yüzlerce yıldan beri işlenip geliştirilmiş olmalarına karşın içlerinde “binlerle” ifade edilen “yabancı sözcükleri” de barındırırlar.

Örneğin: Dört yüz elli bin sözcüklü İngilizcenin iki yüz elli bin kadarı yabancı kökenlidir. Ancak, içerisinde bu kadar çok yabancı sözcük bulunduran İngilizceyi İngilizler, hiçbir zaman Osmanlıların yaptığı gibi kendi dillerini “bir başka dile, ya da dillere” feda etmemişler; “ucube” bir dilin peşinden gitmemişler, yeni kurallar uydurmamışlar; İngilizceyi başları üzerine taç yapmışlardır.

Fıransızcayı başka dillerden kıskanan Fıransızlar, “on binlerce” Latince sözcüğü Fıransız Bilim Akademisi’nce “Fıransızca” kaydına geçirmişler; Fıransızcanın kurallarını aldıkları her sözcüğe uygulamışlar, Fıransızca sözcükler olarak okumuş ve yazmışlardır.

Bilimsel ve teknolojik adlar-terimler kullanan dillerce alınır. Bu, uygarlıkla iç içe olmaktır. Ama kendini ya da dilini-varlığını yadsımak değildir. Dilin sınırları zorlanır ve yeni sözcükler-yeni terimler yaratılır. Uygarlığın felsefesi, tarzı anlaşılır; yeni yaşam biçimi ortaya çıkarılır.

Toplumları birlikte-dirlikte-yaşamda tutan dilleridir. Kimi aydın ve politikacıları, dil emperyalizmiyle gelen ihanet, “Türkçe” diye Arapçayı, Farsçayı, Osmanlıcayı, İngilizceyi, Fıransızcayı savunmaya kadar götürebiliyor. O dillerden alınan kuralları “Türkçe kurallar” diye kullanabiliyorlar. Türk Dil Kurumu gerçek kimliğine kavuşturularak dört elle çalışılarak bu yozluğa son verilmelidir.

Her ulusun bir dili vardır ve kendi adıyla anılır. Uluslaşamayan “toplumların” dilleri yoktur. Bunu çok iyi bilmek gerekir. Örneğin: İsviçrece diye bir dil yoktur, böyle bir ulus da, ama devleti karşımızda.

Barış ve esenlik dilerimle sevgiyle kalınız...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.