Asıl adı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’dir”. Ülkemizde toplanıp karara bağlandığı için de “İstanbul Sözleşmesi” adını almıştır. Sözleşme dört ana ilke üzerine hazırlanıp detaylandırılmıştır:

  1. Kadına yönelik her türlü şiddetin ve ev içi şiddetin önlenmesi,
  2. Şiddet mağdurlarının korunması,
  3. Suçların kovuşturulması, suçluların cezalandırılması,
  4. Kadına karşı şiddet ile mücadele alanında bütüncül, eşgüdümlü ve etkili işbirliği içeren politikaların hayata geçirilmesi…

              

Sözleşme bu bağlamda, kadına karşı şiddeti “bir insan hakkı ihlali ve ayrımcılık” olarak tanımlayan ilk uluslararası bir düzenlemedir de.

Sözleşmede kadının “şiddet, cinsel istismar, taciz, tecavüz, zorla ve erken yaşta evlendirme, namus cinayetleri” gibi durumlarla ötekileştirildiği açıkça belirtilmektedir. Ayrıca Birleşmiş Milletler Bildirgesi’nin 19. Maddesine atfen şiddet tanımına “pisikoljik ve ekonomik şiddet” de eklenmiştir. Sözleşme reddedilip kaldırılarak, ”her türlü şiddetin, ev içi şiddetin önlenmesi” yok sayılmıştır.

Sözleşmede, “kadın erkek eşitliği ve aynı haklara sahip olmakla şiddetin önüne geçileceği” vurgusu yapılmaktadır. “Her türlü ayrımcılık ortadan kaldırılmaktadır: Cinsiyet, cinsel yönelim, cinsel kimlik, yaş, sağlık ve engellilik hali, medeni hal, göçmen ve mültecilik” gibi durumlarda kesinlikle ayrımcılık yapılmayacağı belirtilmektedir: “İmzacı devletler, kadına şiddetin boyutu hakkında istatistik verileri toplayıp kamuoyu ile paylaşmayı, şiddeti önleyecek toplumsal zihniyet değişikliğini sağlamayı sorumlulukları içinde görmelidirler. Aynı biçimde çocuklara karşı şiddet ve çocuk istismarlarının önlenmesi de ana görevlerindendir” diyor.

Sözleşmenin sindirilip içselleştirilemeyen, karşı çıkılan ve en çok eleştirilen, “cinsiyet ekseninde şekillenmiş düşünce kalıplarının kültür, töre, din, gelenek veya ‘sözde namus’ gibi kavramların, yaygın durumdaki şiddet haline gerekçe olmasının önüne geçilmesi ve önleyici tedbirlerin alınması taraf devletlerin yükümlülüğü altındadır” maddesidir. Hemen ardından kullanılan cümle, “önleyici tedbirlerdeki referans insan hak ve özgürlüklerinin temel alınmasıdır.” Önlemler sırasında hiçbir hak ve özgürlük zedelenmeyecek, suçlu bulunsa bile insan olduğu unutulmayacaktır.

Karşı çıkanlar, eleştirenler maddenin anlattığını değil, kafalarındaki “önyargılarla algıladıklarını” eleştiriyor ve bu maddeye isyan ediyorlar. Yapılacak olan karşı çıkmak mıdır, yoksa “ne demek istediğini anlamaya çalışmak mıdır?” Amaç “üzüm yemek mi, bağcıyı dövmek midir” Örneğin: “Cinsiyet ekseninde şekillenmiş düşünce kalıpları /kültür / töre-ahlak / din / gelenek / ‘sözde namus’ gibi kavramlar” bahane edilerek insan, kadın öldürülmeli midir? Beynin içinde sorgusuz, sualsiz kabul görmüş, özellikle cinselliğe ve namusa ait “ayıp, günah, yasak” kavramlarını bir düşününüz. Bırakınız cinselliği tartışmayı, “sohbet konusu dahi” yapabilir misiniz?

Bir de toplumsal önyargıları düşününüz: Adam her türlü namussuzluğu, ahlaksızlığı, ırz düşmanlığını yapar, kalkar “zan üzerine-dedikodu-iftira üzerine-namus bekçiliğine soyunur ve namus cinayeti işler, adına kıskançlık” der; kabul edebilir misiniz? Kalkar “cinayeti, din için-mezhep için, ahlak, gelenek, görenek için işledim” der, inanabilir misiniz? Bu dünyada “insandan” daha değerli ne var ki? Hele bu, suçsuz, günahsız bir çocuksa, bir kadınsa? Bir kızın, bir çocuğun ırzına geçenle evlendirilmesi, nasıl bir ‘namustur, ahlaktır” ve ne çeşit(?) bir vicdandır? Tam da “bunlar gerekçe gösterilerek kadınlar öldürülmesin” diyen bir maddeye nasıl karşı çıkılabilir? Bir yılbaşı gecesinde “gaz kaçağından ölen yedi genci-dört kız, üç erkek öğrenciyi” anımsayınız. Ölümlerine neden olan “gaz kaçağı” değil, günlerce “kızlarla oğlanlar bir arada nasıl olabilir” tartışıldı, konuşuldu. Ve toplumda öyle bir kanı oluştu ki, “kızlar ölümü hak etti” oldu.

Bugün evi terk ederek kaçan kadın, erkek, “kız ve oğlan çocukları” buldukları imama nikah kıydırdıklarında kim, ne kadar rahatsız oluyor ve “ne” yapabiliyor? Ne anne, ne baba, ne çocuklar, ne de “düşünce kalıpları” dağılan parçalanan aileleri toparlayabiliyor mu? “Cinsiyet eksenli düşünce kalıplarına dayanarak sorgusuz-sualsiz cinayet işlemek hangi akla hizmet ediyor? “Batı kafası” demek, bizi sorumluluklarımızdan kurtarıyor mu? Hangi düşünce, inanç, gelenek, görenek-yasayla kaldırılsa bile- zinayı ve zinanın suç sayılmasını önleyebiliyor mu? Sözleşmesi’nin kaldırılmasını isteyenler ve kaldıranlar, şiddet sevicidirler, önlemedikleri için de kadın cinayetlerden sorumludurlar. (SÜRECEK)

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.