15 Temmuz, 10 Yıl Önce Yazdığımız Gibi

Hani denir ya, “Çıkarlarınız için şeytanın içeriye girmesine izin verirseniz, ona ihtiyacınız kalmadığında sessizce çıkıp gitmesini beklemeyiniz.”

Abone Ol

Böylesi bir şeytanlığa, böyle bir düşünce ve ahval içinde nerede ise yarım asırdır ben diyeyim “İzin verilir”, siz söyleyin “seyirci kalınır” ise varacağı, vardığı yerlerden biridir 15 Temmuz 2016’da yaşananlar.

10’uncu sene-i devriyesini yaşadığımız, yarım asırlık bu ihanet hareketinin varabileceği yeri, noktayı bizim yerimize etki ve yetki makamında oturanların çok ama çok önceden görmesi gerekmez mi idi?

Sanırım onun için denilmiştir; “Yöneticinin iyisi geleceği gören ve ona göre hareket eden tedbir alandır.”

Siyaset arenasında yönetici olmadık ama, kamu adına bir mesleği icra eylediğimiz için böylesi hareketlerin, teşebbüslerin geçmişteki benzerliklerine canlı olarak şahitlik edemedik isek de, okuyarak, araştırarak tarihi gerçekleri irdeleyerek anladık, tahmin eyledik.

Sadece idari değil, düşünce anlamında da ihanet hareketini öncesinde de görüyorduk, sonrasını da gördük!

Onun için 15 Temmuz’un hemen ardından hani denir ya; “sıcağı sıcağına” diye!

İşte öylesine bir zaman diliminde önce 17 Temmuz 2016, sonra da 18 Temmuz 2016’da kaleme aldıklarımızı ufak tefek düzeltmelerle tekrar paylaşsam daha iyi olur diye düşündüm.

İşte o iki yazı:

17 TEMMUZ 2016

TEK ÇÖZÜM MİLLETİN HÜR İRADESİ…

Nasıl oldu da, 15 Temmuz 2016 gecesi saat 21.00 sıralarında Trabzon-Boztepe’deki kışlanın Çukurçayır yönündeki kapısının önünden geçerken gördüklerim beni kuşkulandırmadı!

Hem de, araçta yanımda oturan eşime “Kışla kapısının girişine top arabası konmuştu. Çıkış ise kapalı idi. Hatta kulübede de nöbetçi yoktu. Etrafta karanlıktı. Gördün mü?” diye sorup, Ondan, “Dikkat etmedim” cevabı almama rağmen.

Oysa mesleği gereği yapısında kuşku ve merak olup, zaman zaman da şeytanın avukatlığını yapacak kadar işi ileriye götürenlerden değil miydik?

Sonra, şu sıralar günün ve gündemin yoğunluğu içinde fazlaca debreşen yorgunluğun verdiği rehavetle yatağa uzandığımda bile, kızımın “Baba televizyonlar darbeden söz ediyor” diye seslenmesine, “Yalandır” diye cevap vermem yetmedi. Ebrar yanıma gelerek dürtükledi ve “Kalk kalk” dedi.

Kalktık ve baktık. Sonrası malûm…

*

Türkiye ve Türk Milleti için, sadece Cumhuriyet değil, tarihin en büyük ihanet hareketlerinden biri…

Ama bu ihanet şebekesine yaklaşık 40 yıldır, en önemlisi 2002’den sonra en az 10 yıl azami göz yuman gaflet ve delâlet sahiplerini de unutursak, hak adına haksızlık etmiş olmaz mıyız?

*

“Ergenekon, Balyoz, Ayışığı, Günışığı” denilerek Türk Milleti ve Türk Silahlı Kuvvetleri adına davasına sadık olanların ihanet şebekeleri tarafından davullu zurnalı desteklerle, uluslararası organizasyonla nasıl içeri tıkandıkları, sonrasında “yanlış oldu” denilerek neleri ellerinden alındıktan sonra serbest bırakıldıklarını hep birlikte yaşamadık mı?

Hem de, bizim gibi nicelerinin, yıllardan beri “etmeyin, eylemeyin. Bunlarla birlikte hareket etmeyin” denmedi mi?

“Dinlerarası diyalog, medeniyetler ittifakı gibi misyonerlik kamuflelerine aldanmayın. Büyük Ortadoğu Projesi gibi ABD, Mossad’ın küresel hedefli projelerine izin vermeyin.” diye defalarca uyarı yapılmadı mı?

Her ne ise; olan olmuş ve Türk Milleti’nin birlik ve beraberliğine, Türk Devleti’nin bekasına, demokrasimizin temeline yönelik bu ihanet şebekesinin ben diyeyim “Yok etme hareketini”, siz söyleyin “darbe teşebbüsünü” başta güvenlik kuvvetlerimizin azami çabası, milletimizin iradesine sahip çıkma azmi ile yaşattığı acılarla def eylemiştir!

İşte bu noktada “millet iradesi” denilen olgunun ne denli güçlü olması bu olayda bir kere daha kendini göstermiştir.

Külli irade sahibi Allah’ın yaratıp cüzi irade ile donattığı insanların, akıl denilen gerçek ile kendilerini bilgi ile yoğurmasının, insan yapısının temelindeki olmaz ise olmaz olduğu bir kere daha kendini ortaya koymuştur.

Allah adına kullanması gereken iradesini siyasi, ekonomik ve sosyal çıkar hesabı için birilerinin emrine tahsis etmenin ne denli yanlış olduğu, nelere sebep olabileceği bir kere daha gözler önüne serilmiştir.

Onun için, siz siz olan hangi şekilde, hangi amaçla olursa olsun iradenizi Allah’tan başkasına emanet etmeyin.

*

Sonuç itibariyle “Her şerde bir hayır vardır” diyerek, Türk Milleti olarak bir zamanlar Özel Harekatçı oldukları için darmadağın ve derdest edilenlerin benzeri şekilde geçtiğimiz yıllarda kurulan kurulan Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı güçlerin ve milletin azami gayreti ile önlenen darbe teşebbüsü dileriz gerçek anlamda “son” olur.

Ben; gerçek manada demokrasi içinde böylesine menfur hareketlerin bir daha tekrarlanmamak üzere sonlanmasının milletin iradesini hiçbir yere ve hiçbir kimseye vermeden, emanet etmeden hür bir şekilde kullanması ile mümkün olacağına inananlardanım.

Yoksa ona-buna, şıha-şeyhe, aliye-veliye ihale edilerek, Allah yerine kula teslim edilen irade ile varılsa varılsa böyle insanlık dışı yerlere varılır, varılıyor da.

18 TEMMUZ 2016

ŞEYTANIN ADRESİ; TEK SÜLEYMAN SOYLU’DAN…

“Tüm bu darbelerin arkasında Amerika vardır.”

Trabzonlu, Trabzon Milletvekili, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, ama kendi tanımıyla “Sadece bu vatanın bir evladı” olan Süleyman Soylu aynen böyle dedi.

Evirmedi-kıvırmadı!

Evelemedi-gevelemedi!

Soruları yönelten Habertürk TV spikeri afallasa da, Sayın Soylu, “Dahası var” diyerek devam etti:

-“Türkiye’deki bütün bu oyunların terörün, Suriye’nin, Irak’ta olup bitenlerin, bugün olup bitenlerin arkasında Amerika’nın kendi hevesleri var.”

*

Söz konusu can acıtan, kanatan gerçek olunca kimisine şahitlik yapmış, kimisini atasından babasından dinlemiş, kimilerini tarihin kayıtlarından tetkik etmiş, yine kendi tarifiyle “Aklımla dalga geçmeyen bir adamım” diyen Süleyman Soylu’nun detaya gerek duymayan şu tespitleri de doğru değil mi?

-“1960 ihtilâlinin arkasında kim vardı? 1980’de kim vardı? Bugünün arkasında kim var? Fethullah Gülen’in teslim etmediği sürece Amerika var.”

Sonra kendi kendine de sorar gibi? “Niye?” diyor ve “Oysa biz Amerika’ya dostluğun dışında hiçbir şey yapmadık!” demeyi de acıtsa bile eksik bırakmıyor!

Ben de “dahası” diyerek, Büyük Ortadoğu Projesi hesabına ABD’nin en büyük destekçisi nasıl olabildiğimizi hatırlayınca inanın aklımın acısına bile dayanmakta güçlük çekiyorum!

*

Yeri gelmiş iken, söz konusu Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin ABD mahreçli bugüne kadar yaşadıkları olunca, Demokrat Parti kökeninden gelen, sonrasındaki AP ve DYP felsefesinde de siyasi hareketini devam ettiren Süleyman Soylu’nun, Amerika ile ilgili bu değerlendirmeleri karşısında şaşıran spikerin, “Bunlar sizin kişisel mi, yoksa hükümet olarak da görüşünüz mü?” diye sormasını da yadırgamamak lazım!

Çünkü spiker bakıyor ki, genelde rahmetli Erbakan Hoca ile birlikte olup, yıllarca 5 mikroptan birinin Amerika olduğunu belirterek yetişen, ABD’yi “Dünyanın şeytanı” olarak da adlandırılanların önemli bir kısmından kayda değer tek eleştiri yok. Ama Süleyman Soylu’dan var…

Eee,”Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” ile “yaşamak en büyük öğretidir” diye boşuna denmemiş ki!

Bana göre, ben diyeyim “konunun”, siz söyleyin “sorunun” püf noktası işte burası! Ama söz ile eylem arasındaki bu farklılığı daha sonra irdelemeye bırakıp, Sayın Soylu’nun dikkat çektiği Amerika gerçeklerinden devam edelim.

*

Bazen düşünüyor da, “acaba” diyorum; Süleyman Soylu’nun “dostluk” dediği geçmişten bugüne sirayet ettirdiğimiz hareket tarzımız mı Amerika’yı bir türlü heveslerinden vazgeçirmeyen!

1960’ı da, 1980’i de yaptıranların bal gibi ortada olduğu gerçeğine rağmen, “Bugün bir avuç çapulcu çetesi bunları yapmak için kimden güç alıyor?” diye açık açık, bu toprakların evladı olan Süleyman Soylu’nun sormasında zerre kadar yanlış var mı? Ya da bu sorular, O’nun deyimi ile “Mezara gittikten sonra mı” sorulmalı idi!

Kimse çıkıp da, “Olayların sıcaklığı devam ettiği için Süleyman Soylu böyle konuştu. Heyecanına kapıldı” falan gibi evelemesin gevelemesin…

Bunlar; sadece bu ülkeyi idare edenlerin değil, yaşayanların bile yüzde 99’unun bildiği acı gerçeklerdir. Ama ne hazindir ki, ne yazıktır ki, bu gerçekleri “Şeytanın büyüklüğünden bu dünya da yaşama adına korktukları (!)” için söyleyebilenler maalesef çok ama çok azdır.

Bugünü, gönül hesabıyla hissiyatımıza değil, Allah’ın verdiği cüzi irade üzerinden aklımıza hitap ettiği için Süleyman Soylu’ya teşekkür ederek kapatalım.