Aile İçi Şiddet Ve Artmasındaki Psikolojik Etkenler

Taka Gazetesi: Sayın Merve Ak, son dönemde Türkiye’de özellikle aile içinde yaşanan ve trajik sonlarla biten şiddet vakalarında ciddi bir artış gözlemliyoruz. Bir psikolog gözüyle, kapalı kapılar ardında ne değişti de "en güvenli liman" olması gereken aile, bazıları için en tehlikeli yer haline geldi?

Abone Ol

Psikolog Merve Ak: Merhaba. Maalesef çok ağır ve hepimizi derinden sarsan bir süreçten geçiyoruz. Aile, normal şartlarda bireyin aidiyet hissettiği, korunduğu bir yapıdır. Ancak son yıllarda bu yapıda bir "iletişim erozyonu" yaşandığını görüyoruz. Ekonomik stresler, dijitalleşmenin getirdiği yabancılaşma ve en önemlisi de öfke kontrolü mekanizmalarının zayıflaması, aile içindeki gerilimi tırmandırıyor. Şiddet, aslında bir acizlik göstergesidir; duygularını kelimelerle ifade edemeyen, sorun çözme becerisi gelişmemiş bireyin, tahakküm kurmak için başvurduğu ilkel bir yöntemdir.

Taka Gazetesi: Peki, bir cinayete giden yolda "geliyorum" diyen sinyaller nelerdir? Aile içindeki hangi davranışları birer kırmızı bayrak olarak kabul etmeliyiz?

Psikolog Merve Ak: Hiçbir şiddet vakası durup dururken, bir anda en uç noktaya ulaşmaz. Genelde "mikro-şiddet" dediğimiz; aşırı kıskançlık, kısıtlama, sürekli eleştiri, sosyal çevreden izole etme ve ekonomik baskı gibi davranışlarla başlar. Eğer bir ilişkide "Hayır" cevabı bir öfke patlamasına neden oluyorsa, taraflardan biri sürekli kontrol altındaysa veya kişi kendini güvende hissetmediği için sürekli cümlelerini seçerek kuruyorsa, orada ciddi bir risk vardır. Bu sessiz çığlıkları vaktinde duymak hayati önem taşır.

Taka Gazetesi: Cinayetlerin ve şiddetin temelinde yatan "fail psikolojisi" hakkında neler söyleyebilirsiniz? Bu kişileri şiddete iten çocukluk travmaları mı yoksa toplumsal öğretiler mi?

Psikolog Merve Ak: Her ikisi de birbirini besliyor. Şiddet gören bir evde büyüyen çocuk, sorunların ancak güç kullanarak çözülebileceğini öğreniyor. Bu, kuşaktan kuşağa aktarılan bir "miras" gibi devrediyor. Diğer yandan, erkeğe yüklenen "ailenin mutlak hâkimi" olma rolü ile kadının "sabreden, sineye çeken" konumu birleştiğinde, güç dengesizliği ortaya çıkıyor. Fail, karşısındakini bir birey olarak değil, kendi uzantısı veya mülkü olarak gördüğünde, onun üzerindeki kontrolünü kaybettiği an (boşanma isteği, çalışmak istemesi vb.) şiddete başvurmayı kendinde hak görüyor.

Taka Gazetesi: Sosyal medyanın ve dijital dünyanın bu vakaların artışında veya normalleşmesinde bir payı var mı?

Psikolog Merve Ak: Dijital dünya bir yandan farkındalık yaratsa da diğer yandan şiddetin pornografisini üretiyor. Şiddet haberlerinin veriliş biçimi, detayların aşırı paylaşılması bazen "duyarsızlaşmaya" neden olabiliyor. Ayrıca sosyal medyadaki "mükemmel hayat" illüzyonu ile gerçek hayatın zorlukları arasındaki uçurum, bireylerde yetersizlik hissi ve buna bağlı bir öfke yaratıyor. Takip etme, gözetleme ve siber zorbalık gibi durumlar da aile içi çatışmaları tetikleyen modern unsurlar haline geldi.

Taka Gazetesi: Toplumsal ruh sağlığımızı korumak ve bu karanlık tabloyu değiştirmek için bireysel düzeyde neler yapabiliriz?

Psikolog Merve Ak: Öncelikle şiddeti "aile içi bir sır" olmaktan çıkarmalıyız. Komşumuzda, akrabamızda gördüğümüz şiddete sessiz kalmamak bir vatandaşlık görevidir. Bireysel olarak ise duygu düzenleme becerilerimizi geliştirmeliyiz. Öfke doğal bir duygudur ancak öfkeyle verilen tepki bir seçimdir. Çocuklarımıza "hayır" demeyi, sınır çizmeyi ve başkalarının sınırlarına saygı duymayı öğretmeliyiz. Erken müdahale çok önemli; bir ilişkide huzursuzluk başladığında, durum krize dönüşmeden bir uzmandan destek almak, o zinciri kırmanın en etkili yoludur.

Taka Gazetesi: Son olarak, şiddet sarmalından çıkmak isteyen ancak korkan kadınlara bir uzman olarak ne söylemek istersiniz?

Psikolog Merve Ak: Yalnız değilsiniz ve bu sizin suçunuz değil. Şiddet uygulayan kişinin "bir daha yapmayacağım" vaatleri maalesef çoğu zaman döngünün bir parçasıdır. Korku, hayatta kalma güdümüzün bir parçasıdır ama sizi hapsetmesine izin vermeyin. Profesyonel destek, sığınma evleri ve hukuki haklarınız sizin en büyük gücünüzdür. Kendinize ve geleceğinize olan inancınızı kaybetmeyin; değişim, yardım isteme cesaretiyle başlar.

ŞİDDETE KARŞI TOPLUMSAL VİCDAN

Psk.Merve Ak

Son yıllarda her güne yeni bir acı haberle uyanmak, toplum olarak ruhsal bir yorgunluğu ve beraberinde tehlikeli bir kanıksamayı getirdi. Kadına yönelik şiddet haberleri, gazete sayfalarının veya ekranların sıradan birer içeriği haline gelmeye başladığında, aslında sadece kadınlarımızı değil, insanlığımızı da kaybediyoruz demektir.

Şiddet Sadece "Fiziksel" Değildir

Toplum olarak en büyük yanılgımız, şiddeti sadece darp veya cinayet vakasıyla sınırlı tutmak. Oysa bir kadının kararlarının küçümsenmesi, ekonomik özgürlüğünün kısıtlanması, sosyal çevresinden koparılması ve sürekli bir korku ikliminde yaşatılması da şiddetin en ağır biçimleridir. "Psikolojik şiddet" dediğimiz bu karanlık tünel, çoğu zaman fiziksel şiddetin de ön hazırlığıdır.

"Kutsal Aile" Sessizliği Meşrulaştırmamalı

Aile birliği elbette kıymetlidir; ancak hiçbir "aile mahremiyeti" argümanı, bir insanın can güvenliğinden veya onurundan daha kutsal olamaz. "Koldur kırılır, yen içinde kalır" anlayışı, ne yazık ki şiddet uygulayanlara en büyük cesareti veren toplumsal bir kalkandır. Bir kadının yardım çığlığını "aile meselesi" diyerek görmezden gelmek, o suça sessizce ortak olmaktır.

Şiddeti engellemek sadece yasalarla veya cezalarla mümkün değildir. Asıl dönüşüm, evlerdeki çocuk yetiştirme biçiminde başlamalıdır. Oğullarımıza "güçlü olmayı" değil, "hakkaniyetli olmayı"; kızlarımıza "sabretmeyi" değil, "sınır çizmeyi" öğretmeliyiz. Bir erkeğin gücünü, karşısındaki kadını baskılamak için değil, ortak bir hayatı inşa etmek için kullandığı bir toplumsal modeli hep birlikte kurmalıyız.

Bugün sokakta, yan komşumuzda veya toplu taşımada tanık olduğumuz bir sözlü taciz ya da baskı anında kafamızı çevirmemeliyiz. Toplumsal farkındalık, "benim başıma gelmediği sürece sorun yok" bencilliğinden sıyrılıp, şiddetin her türüne karşı net bir tavır almaktır.

Unutmayalım ki; şiddete sessiz kalan bir toplumun yarınları, korku ve güvensizlik üzerine inşa edilir. Sağlıklı, huzurlu ve onurlu bir gelecek istiyorsak, şiddetin karşısında hep birlikte, amasız ve fakatsız dimdik durmak zorundayız.

VÜCUDUMUZ BİZE NE ANLATMAYA ÇALIŞIYOR?

Psk.Merve Ak

Modern tıp dünyası artık tek bir gerçeği kabul ediyor: Zihin ve beden birbirinden ayrı kompartımanlar değildir. Çoğu zaman dilimizin söyleyemediği, zihnimizin bastırdığı duygular; mide ağrısı, geçmeyen sırt ağrıları veya bitmek bilmeyen bir yorgunluk olarak vücudumuzda yankılanır. Peki, vücudumuz aslında neyin sinyalini veriyor?

Psikosomatik Belirtiler

Tıbbi tetkiklerin temiz çıktığı ancak ağrının bir türlü geçmediği durumlar, ruhun beden aracılığıyla konuşma biçimidir. Örneğin:

• Omuz ve Sırt Ağrıları: Genellikle hayatın yükünü tek başınıza taşıma hissi ve "fazla sorumluluk" ile ilişkilidir.

• Mide ve Sindirim Sorunları: Bir durumu "hazmedememek", yaşanan bir olayı kabul etmekte zorlanmak mide hassasiyetini tetikleyebilir.

• Boğazda Düğümlenme Hissi: İfade edilemeyen öfkeler, söylenmek istenip yutulan kelimeler boğaz bölgesinde baskı yaratabilir.

Stres Sadece Zihinde Kalmaz

Kronik stres altında vücudumuz sürekli "savaş ya da kaç" modundadır. Bu durum, kortizol hormonunun uzun süre yüksek kalmasına ve bağışıklık sistemimizin zayıflamasına neden olur. Yani, ruhsal olarak yaşadığımız bir kırgınlık, bizi fiziksel hastalıklara karşı daha savunmasız hale getirebilir.

Sağlıklı bir yaşam sadece dengeli beslenmek ve spor yapmak değildir; aynı zamanda duygusal bir "detoks" gerektirir.

1. Duygularınızı Tanıyın: "Şu an ne hissediyorum?" sorusunu gün içinde kendinize sormak, bastırılan duyguların bedene yerleşmesini engeller.

2. Sınır Çizmeyi Öğrenin: Hayatınızdaki toksik yükleri azaltmak, sırtınızdaki fiziksel ağrıların azalmasına yardımcı olabilir.

3. Bedeninizi Dinleyin: Ağrıyı bir düşman gibi değil, bir "uyarı sistemi" gibi görün. Vücudunuz size "dur" ya da "dinlen" diyor olabilir.

Unutmayın; bedeniniz, ruhunuzun evidir. Evin içindeki huzursuzluk, eninde sonunda duvarlara yansır. Kendinize sadece fiziksel değil, ruhsal olarak da şefkat gösterdiğiniz bir gün dilerim.

İyi Hissetmek mi, Gerçekten İyileşmek mi?

Psk. Beyza Polat

Modern hayatın en güçlü telkinlerinden biri şu:“İyi hisset.”

Üzgünsen kendini toparla.Kafanı dağıt.Meşgul ol. Hayatına devam et.

Sanki insanın zor duygularla uzun süre kalması bir sorunmuş gibi, hayat sürekli aynı mesajı verir: hızla toparlan ve yoluna bak.

Oysa insan ruhu çoğu zaman bu kadar hızlı iyileşmez.Çünkü iyi hissetmek ile iyileşmek aynı şey değildir.

İyi hissetmek çoğu zaman geçici bir rahatlama halidir.Yoğun bir gün geçirmek, bir arkadaşla sohbet etmek, yeni bir başlangıç yapmak ya da yalnızca zamanın geçmesi bile insanın içindeki duygusal yükü bir süreliğine hafifletebilir.

Fakat iyileşme bundan daha derin bir süreci ifade eder.Çünkü insan yalnızca yaşadığı olaylardan etkilenmez.O olayların zihninde bıraktığı anlamlardan etkilenir.

Bir eleştiri bazen yalnızca bir cümle değildir; zamanla insanın içinde yer eden bir “yetersizlik” duygusuna dönüşebilir.

Bir ayrılık yalnızca bir ilişkinin bitmesi değildir; kişinin kendilik algısını ve ilişkilere bakışını etkileyebilir.İnsan çoğu zaman yalnızca olayları yaşamaz.O olayların yarattığı anlamları da içinde taşır.

Bu yüzden bazı insanlar hayatlarında benzer duygusal döngülerle tekrar tekrar karşılaşabilirler.Benzer ilişki zorlukları, benzer hayal kırıklıkları, benzer içsel sorgular…

“Neden hep aynı şeyleri yaşıyorum?”

Psikoloji araştırmaları insan zihninin deneyimleri yalnızca birer anı olarak değil, aynı zamanda duygusal ve bilişsel kalıplar olarak depoladığını gösteriyor.

Bu kalıplar zamanla düşüncelerimizi, duygusal tepkilerimizi ve ilişki kurma biçimlerimizi etkileyebiliyor.

Bir başka deyişle geçmiş yalnızca geride kalmış bir zaman değildir.

Bazen bugün verdiğimiz tepkilerin arka planında yer alan görünmez bir referans noktasıdır.

Bu nedenle gerçek iyileşme çoğu zaman hızlı bir değişim değildir.Daha çok insanın kendi iç dünyasını anlamaya başladığı bir süreçtir.

Hangi deneyimlerin onu şekillendirdiğini, hangi düşünce kalıplarının duygularını etkilediğini ve hangi ilişkisel örüntülerin hayatında tekrar ettiğini fark etmeye başladığı bir süreç…Ve çoğu zaman kalıcı değişim tam da bu farkındalıkla başlar.

İnsan bazen hayatında pek çok şey yolunda görünürken bile içsel bir yorgunluk hissedebilir.Çünkü bazı duygusal yükler yalnızca zamanla değil, onları anlamlandırabildiğimiz ölçüde hafifler.

Bu yüzden iyi hissetmek ile iyileşmek arasındaki fark önemlidir.İyi hissetmek çoğu zaman kısa süreli bir rahatlamayı ifade eder.

İyileşmek ise insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi daha sağlıklı, daha dengeli ve daha gerçekçi bir zemine taşıyabilmesidir.Gerçek iyileşme çoğu zaman sessiz ilerler.Dışarıdan bakıldığında dramatik bir değişim gibi görünmez.

Ama bir noktadan sonra kişi küçük ama önemli bir farkı fark eder: Düşüncelerini daha net görebildiğini, duygularını daha iyi anlayabildiğini ve hayatındaki bazı tekrar eden döngülerin yavaş yavaş çözülmeye başladığını.

Belki de iyileşmenin en önemli göstergesi tam olarak budur.Çünkü insan bazen yalnızca daha iyi hissetmez.

Zamanla kendisiyle daha sağlam, daha anlayışlı ve daha dengeli bir ilişki kurmaya başlar.