Sorun onlarda mı bizler de mi? Çağı mı okuyamıyoruz? Zamanın ruhu bunu mu gerektiriyor? Sanki içinden çıkılmaz uzun bir tünele girmiş gibiyiz. Tünelin ucundaki ışık üzerimize gelen bir trenin ışığı mı? Yoksa tünelin sonu mu? Bilemiyoruz. Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan ilk neden paradoksu içerisinde sorunun nereden kaynaklandığına dair envaiçeşit görüşler var. Ama ortada olan bir gerçek var ki gidişat hiç de iyi değil.
Sadece gençleri eleştirmek işin belki de en kolay olan kısmı ama toplumun genelinde bir tuhaflaşma olduğu yadsınamaz bir gerçek.
Sadece gençler mi? Hayır. Popüler kültürün zihinlere enjekte ettiği markalar ve yaşam biçimleriyle kendini ifade etme, görünür olma hastalığı veba gibi yayılıyor. Yeme, içme alışkanlıkları değişiyor. Gidilen mekanlardan, kuşanılan markalardan medet umanlar sınıf atlama umuduyla farkında olmadan kendilerini sosyal medya denilen illetin algoritma çöplüğünde bir şeyler karıştırırken buluyor.
Hasılı garip bir millet olduk vesselam. İtibarın kaynağını evde, arabada, makamda, oturduğumuz semtte arıyoruz.
Yüksek korunaklı, bariyerli ve prestijli yaşam adacıklarında farklı bir dünyanın hayali zihinleri yanıp tutuşturuyor.
Fiyakalı aracımızı emniyette olması için değil de herkesin gözünün içine sokmak için kafenin önüne sıfır park etme telaşı gözlerden kaçmıyor.
Onca kapılardan onca uğraşlardan sonra görüşebilme imkanını lütfeden makam sahiplerinin esasında o kocaman odalarda küçük bir detay olduğu görev bitiminde anlaşılıyor.
Çok öncelerden de böyle miydi bilmiyorum ama çok şey değişiyor ve hızlı değişiyor.
Eskiden ince belli bardaktan çay, fincandan kahve içiyorduk. Şimdi maşrapa büyüklüğünde, adını sipariş verenin bile söyleyemediği bilmem ne kahvesinden içiyoruz. İnce belli bardakta çay mı isteseydim diye düşünüp sonra verilen ilk siparişin peşine takılmış birer vagon gibi… “bana da ondan” diyenlerden olduk.
İşhanları plaza, siteler rezidans oldu.
Popüler kültürün sadık birer tüketicisi olmamız için yoğun bir mesaj bombardımanı altındayız. İnternetçisi arıyor, bankacısı arıyor, bahisçisi arıyor, o’cusu arıyor bu’cusu arıyor. Doğum günlerimizde ilk kutlama mesajı bankalardan gelir oldu.
Kültürel ve sosyal bağışıklık sistemimiz tarumar durumda. Amansız bir tüketim hastalığına yakalanmışız. Her şeyi tüketiyoruz. Yediğimiz hiçbir şeyden bir tat almıyoruz. Sadece domateslerin mi tadının kalmadığını sanıyorsunuz. Hayatın da tadı yok.
Tarihi derinlikten uzak, sığ bir magazine saplanmış günlük hesapların içinde debelendikçe daha da batıyoruz. Virüs her yanımızı sarıyor.
“Kirlenmek güzeldir” diye reklam filmlerimiz bile var. Vee gittikçe de kirleniyoruz.
Büyüğünden küçüğüne bütün şehirlerimizi AVM tapınakları ve ultra lüks konut projeleri ile donatıyoruz. Bir de bunlara henüz ekonomik sıçramayı gerçekleştiremeyenlerin lüks villa alamayıp tarım arazilerin iğfal edilerek üzerine hobi bahçesi adı altında kondurdukları var.
AVM tapınaklarında parası olan alışveriş farizasını yerine getiriyor olmayanlar gıyabi vitrin gezmelerinde…
Gittikçe kalabalıklaşan, insanı çıldırtma noktasına getiren trafik, stres ve koşuşturmanın kol gezdiği ruhsuz şehirlerde acayip bir salgın hastalık ile pençeleşiyoruz. Kaçış rotaları arıyoruz. Modern şehirlere yenik düşen entellerin pes ettiğinde rakı masalarında söyledikleri “Ege’ye gitmek lazım azizim” ile Ferdi Tayfur’un şarkısındaki “Hadi gel köyümüze geri dönelim Fadime’nin düğününde halay çekelim” at başı kıyasıya yarışıyor.
Bugün kentler, bilaistisna tüm haneler modernitenin, kentleşmenin, kapitalizmin yoğun bombardımanı altında. Tehlike anında herhangi bir siren sesi olmadığı gibi sığınılacak yerler de sana unutturulmuş durumda.
Narkoz verilmiş hastanın uyanmakla uyanmamak arasındaki lal’liktesin. Ne yapacağını çok ta bilmiyorsun. Çaresizsin, ümitsizsin çoğu zaman…
Hatırlayabildiğin sana ait bir kaç şey’in sıcaklığı henüz çok uzaklara gitmeden, sığınılacak tek liman vicdan olduğunu unutmadan vakit; sehiv secdesi vaktidir.
Geçmiş’e dair son fotoğraf karesi zihinlerden henüz silinmeden, çok geç olmadan alemlere rahmet gönderilen Peygamber Efendimizin (SAV) bir hadisi şerifinde buyurduğu üzere “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.”
Karda mıyız? yoksa zararda mı?
Hesaplarımız Lira, dolar, altın, araba, ev cinsinden olmasın.
Akıl yanılır vicdan yanılmaz, ölçü birimimiz vicdan olsun.
O doğru yolu gösterir ve mutlak hakikate bir şekilde ulaştırır.
Mal, mülk, toprak peşinde koşup kendinizi helak etmeyin.
Merak etmeyin. Bir kamyon arkası yazısında olduğu gibi “Hikâyenin sonunda herkes toprak sahibi oluyor”