İsimler değişiyor, acılar benzeşiyor.
Ve ne yazık ki bu liste her geçen gün uzuyor.
Akran zorbalığı denilince hâlâ bazı çevrelerde “çocuklar arasında olur böyle şeyler”, “ergenliktir geçer” gibi cümleler kurulabiliyor.
Oysa ortada ne masum bir şakalaşma var ne de geçici bir ergenlik hali var.
Ortada sistematik bir şiddet, ağır bir travma ve çoğu zaman telafisi mümkün olmayan sonuçlar var.
Akran zorbalığı, artık okul bahçelerinde kalem saklama ya da lakap takma meselesi değildir.
Fiziksel şiddete, psikolojik yıkıma, sosyal dışlanmaya, dijital linçe ve nihayetinde hayattan kopuşlara uzanan karanlık bir zincirdir.
Ahmet Minguzi’nin yaşadıkları, Atlas’ın maruz kaldıkları ve daha nicelerinin sessiz çığlıkları bize şunu haykırıyor.
Bu mesele hafife alınamaz.
Görmezden gelinemez.
“Çocuktur” denilerek geçiştirilemez.
En büyük yanlışlardan biri şudur.
“18 yaşından küçük, ceza verilmez.”
Bu yaklaşım hem hukuki hem vicdani bir çöküştür.
Elbette çocuklar korunmalıdır.
Ama korunması gereken çocuk, zorbalığı yapan değil; zorbalığa uğrayandır.
Şiddet uygulayanın yaşı küçüldükçe, mağdurun yaşadığı travma küçülmüyor.
Tam tersine, çoğu zaman daha derinleşiyor.
Bir çocuğu okulda, sokakta ya da dijital dünyada sistematik biçimde aşağılayan, döven, tehdit eden, intihara sürükleyen bir başka çocuk varsa, bu artık “yaramazlık” değildir.
Bu bir suçtur.
Yaş küçüklüğü, cezasızlık zırhına dönüşemez.
Yasalar, çocuğun gelişimini korurken toplumun adalet duygusunu da ayakta tutmak zorundadır.
Bugün zorbalık yapan çocuk, yarın ne olur?
Eğer karşısına net bir yaptırım çıkmazsa, sınır çizilmezse, davranışının sonuçlarıyla yüzleşmezse, o çocuk büyüdüğünde neye dönüşür?
Cevap acı ama nettir.
Şiddet öğrenilmiş bir davranıştır.
Cezasız kalan her zorbalık, yeni zorbalıkların önünü açar.
“Bir şey olmuyor” duygusu, failin cesaretini artırır.
Mağdur ise içine kapanır, susar, yalnızlaşır.
Ve çoğu zaman toplum, bir gün gelen kötü haberle irkilir.
Sonra birkaç gün konuşur, üzülür, unutur.
Unutulmaması gereken şudur;
Akran zorbalığına karşı etkili mücadele, ancak caydırıcı hukukla mümkündür.
Rehberlik servisleri, seminerler, farkındalık çalışmaları elbette önemlidir.
Ama yaptırım yoksa, hepsi iyi niyetli temenniden öteye geçmez.
Bu meselede kimse masum değildir.
Okullar “Olay büyümesin” diye üstünü örtemez.
Aileler “Bizim çocuk yapmaz” diyerek sorumluluktan kaçamaz.
Devlet ise “Yaş küçüklüğü” bahanesiyle adaleti erteleyemez.
Okullarda zorbalık vakaları anında raporlanmalı, rehberlik birimleri etkisiz birer formalite olmaktan çıkarılmalıdır.
Aileler, çocuklarının sadece ders notlarıyla değil, davranışlarıyla da ilgilenmelidir.
Ve en önemlisi yasalar, çocuklar için ayrı bir infaz ve yaptırım sistemi öngörse bile, cezasızlığı asla kabul etmemelidir.
Adalet, mağdurun yaşına bakmaz; acısına bakar.
Adalet, failin yaşına bakmaz; fiiline bakar.
Ahmet Minguzi’nin, Atlas’ın ve ismini bilmediğimiz nice çocuğun hikâyesi bize bir şey öğretiyorsa, o da şudur.
Akran zorbalığına karşı yarım tedbir, tam felaket demektir.
“Çocuktur” diyerek susmak, yeni mağdurların önünü açmaktır.
Bu ülkede hiçbir çocuk, başka bir çocuğun zulmü altında ezilmemelidir.
Ve bu ülkede hiçbir zorba, yaşı küçük diye cezasız kalmamalıdır.
Çocuk da olsa, erişkin de olsa…
Yasalar işlemeli.
Adalet gecikmemeli.
Toplum artık susmamalıdır.