Modern psikoloji ve nörobilim, aşkı romantik bir büyü olmaktan çıkarıp laboratuvarda incelenebilen somut bir süreç olarak tanımlıyor ve bu süreci üç temel evreye ayırıyor: Arzu, çekim ve bağlılık.
İlk evre olan arzu, evrimsel olarak türümüzün devamını sağlamaya yönelik ilkel bir dürtüdür ve östrojen ile testosteron hormonları tarafından yönetilir. Ancak asıl "akıl tutulması" dediğimiz dönem, ikinci evre olan çekim aşamasında başlar. Bu dönemde beyin adeta bir ödül mekanizması gibi çalışır. Yoğun miktarda salgılanan dopamin, bize o meşhur "bulutların üzerindeymiş" hissini verir. Dopamin o kadar güçlüdür ki, uykularımızı kaçırır, iştahımızı keser ve bizi sadece o kişiye odaklanmaya zorlar. Aynı anda salgılanan norepinefrin ise kalbimizin hızla çarpmasına, heyecandan dilimizin dolanmasına neden olur.
İşin en ilginç yanı ise serotonin seviyesinin düşmesidir. Serotonin (mutluluk ve denge hormonu) düştüğünde, kişide obsesif (takıntılı) düşünceler baş gösterir. İşte bu yüzden aşkın ilk aylarında partnerimizi günün 24 saati düşünür, adeta dünyaya onun gözünden bakarız. Beynimiz kimyasal bir sarhoşluk içindedir.
Ancak doğa, bu yoğun fırtınanın sonsuza kadar sürmesine izin vermez; çünkü hiçbir organizma bu denli yüksek bir uyarılmışlık seviyesini yıllarca kaldıramaz. Ortalama 1 ila 3 yıl arasında bu kimyasal fırtına dinmeye başlar ve yereni üçüncü evre olan bağlılığa bırakır. Bu evrede sahneye huzur, güven ve aidiyet duygularını inşa eden oksitosin ve vazopressin hormonları çıkar. Oksitosin, iki insanı birbirine kenetleyen, anneyi bebeğine bağlayan o köklü ve şefkatli bağın mimarıdır.
Özetle; Aşkın ilk zamanlarındaki o tutkulu çılgınlık beynimizin bize oynadığı harika bir kimyasal oyundur. Gerçek sevgiyi ve kalıcı bir ilişkiyi belirleyen şey ise, hormonların sisi dağıldığında, o çılgınsarhoşluk bittiğinde geriye kalan emek, saygı ve güvenli bağlılığın değerini bilmektir.
Görünmez Tehlike: Duygusal Açlık | Psk.Merve Ak
Günümüzün en büyük problemlerinden biri, fiziksel ihtiyaçlarımızla duygusal ihtiyaçlarimizi birbirine karıştırıyor oluşumuzdur. Modern hayatın getirdiği yüksek tempo, iş stresi ve bitmek bilmeyen beklentiler ruhumuzu yorarken, çoğumuz bu ruhsal yorgunluğu gidermenin yolunu mutfakta arıyoruz. Fiziksel olarak karnımız tamamen tok olduğu halde, kendimizi aniden buzdolabının kapağını açmış, özellikle de yüksek karbonhidratlı, şekerli veya fast-food tarzı yiyecekleri ararken buluyorsak, kapımızı çalan şey biyolojik bir ihtiyaç değil, "Duygusal Açlık"tır.
Duygusal açlık ile fiziksel açlık arasında çok net farklar vardır ancak insan zihni stres altındayken bu farkları görmezden gelmeye meyillidir. Fiziksel açlık kademeli olarak, yavaş yavaş gelişir; mideniz guruldar ve önünüze gelen sağlıklı bir sebze yemeğine de "hayır" demezsiniz. Duygusal açlık ise aniden, bir kriz gibi bastırır. Kişi o an sadece çikolata, cips veya hamur işi yemek ister. En tehlikeli kısmı ise, fiziksel açlık doyma hissine ulaştığınızda son bulurken, duygusal açlıkta mide dolsa bile ruh doymadığı için yeme eylemi suçluluk, pişmanlık ve utanç duyguları eşliğinde devam eder. Bizler aslında çikolatayı değil; yalnızlık, öfke, değersizlik, can sıkıntısı veya kaygı gibi baş etmekte zorlandığımız olumsuz duyguları "baskılamayı" ve onların üzerini yiyeceklerle örtmeyi seçeriz. Yemek yemek, beyindeki ödül merkezini uyararak geçici bir dopamin salgısı yaratır ancak bu sahte mutluluk etkisi geçince geriye daha büyük bir duygusal boşluk ve kilo problemleri kalır.
Duygusal Açlık Krizlerini Yönetmek İçin 3 Altın Adım:
Fark Et ve Dur (Tetikleyicini Bul): Bir şey yemek için mutfağa yöneldiğinizde 2 dakika durun ve kendinize şu soruyu sorun: "Şu an midem mi aç, yoksa ruhum mu? Beni bu mutfağa getiren duygu ne?" Yaşadığınız stresi veya yalnızlığı tanımlamak, krizin gücünü kıracaktır.
15 Dakika Kuralı ve Alternatif Yaratma: Duygusal açlık krizleri dalga gibidir; gelir ve doğru yönetilirse geçer. Kendinize "Şimdi değil, 15 dakika sonra yiyeceğim" deyin. O sırada balkona çıkıp temiz hava alın, 1 bardak ılık su için ya da bir arkadaşınızı arayın. Dikkat yer değiştirdiğinde isteğin azaldığını göreceksiniz.
Duygularınızla Savaşmayın, Onları Misafir Edin: Unutmayın; hiçbir kırgınlık, öfke ya da yalnızlık hissi yemekle beslenerek iyileşmez. Olumsuz duygular da hayatın bir parçasıdır. O duyguyu yemekle bastırmak yerine, kendinize şefkat gösterin ve gerekirse bir uzmandan psikolojik destek almaktan çekinmeyin.
Güvensizlik, Kıskançlık ve Öz Değer Paradoksu | Psk.Merve AK
Toplumumuzda sevginin ölçütü genellikle ne kadar kıskanıldığıyla, ne kadar kısıtlandığıyla doğru orantılı kabul edilir. "Kıskanmıyorsa sevmiyordur" gibi kalıplaşmış inançlar, ne yazık ki toksik davranışların "sevgi" maskesi altında meşrulaştırılmasına yol açar. Oysa bir ilişkide sevginin varlığı kadar, o sevginin nasıl yaşandığı ve karşı tarafa nasıl bir alan tanındığı da hayati önem taşır. Çoğu zaman büyük bir aşkın ve bağlılığın göstergesi olduğu iddia edilen aşırı kıskançlık, partnerin hayatını abluka altına alma arzusu ve sürekli kontrol etme mekanizmaları, aslında ilişkilerin sessiz katili olan derin bir güvensizlik ve yetersizlik duygusunun dışa vurumudur.
Sağlıklı bir ilişki, iki insanın birbirinin etrafına ördüğü, duvarlarını kısıtlamalarla ördüğü bir hapishane değildir. Aksine, iki insanın kendi bireyselliklerini koruyarak birlikte büyüyebildikleri, kendilerini güvende ve özgür hissettikleri güvenli bir limandır. Sürekli partnerinin sadakatini sorgulayan, telefonunu gizlice kontrol eden, sosyal çevresini, giyim tarzını ya da iş hayatını kısıtlamaya çalışan birey, aslında karşısındaki kişiden ziyade kendi iç dünyasındaki yıkıcı kaygılarla savaşmaktadır. "Ya beni bırakırsa?",
"Ya benden daha iyisini bulursa?" gibi temelinde düşük öz değer ve terk edilme korkusu barındıran bu düşünceler, kişiyi partnerini köleleştirmeye iter. Ancak ironik bir şekilde, insanı en çok kaçıran şey de bu boğucu kontrol arzusudur. Güvensizlik üzerine kurulu bir ilişkide ne kadar çabalarsanız çabalayın, partnerinizi ne kadar kısıtlarsanız kısıtlayın, içinizdeki o şüphe canavarını asla doyuramazsınız.
Unutmamak gerekir ki: Güven, bir ilişkinin üzerine kurulduğu yegane temel taştır ve zorla, kontrolle elde edilemez. Karşı tarafa duyulan güven, aslında kişinin kendi seçimine saygı duyması, kendi öz değerine inanması ve "Ben değerliyim, eğer karşı taraf bu değere saygısızlık etmeyi seçerse bu onun kaybıdır" diyebilecek olgunluğa erişmesiyle başlar. İlişkilerinizi şüpheyle tüketmek yerine, önce kendi içinizdeki güvenli alanları inşa etmeye odaklanın.
Modern Zamanın Unutulan Erdemi Yalnız Kalma Sanatı ve Kendi Kendine Yetebilmek | Psk.Merve AK
Gürültülü, sürekli bağlantıda kalmamızı dayatan ve bizi hiç durmadan bir yerlere yetişmeye zorlayan modern bir dünyada yaşıyoruz. Sosyal medya bildirimleri, iş mailleri, kalabalık arkadaş grupları derken zihnimiz sürekli dışarıdan gelen uyaranlara maruz kalıyor. Bu dijital ve sosyal bombardıman ortasında "yalnızlık" kavramı, ne yazık ki modern insan tarafından korkulan, kaçılan, mutsuzlukla ve başarısızlıkla eş değer tutulan bir öcüye dönüştürüldü. Bir akşamı evde tek başına geçirmek bile bir eksiklikmiş gibi algılanabiliyor. Oysa psikolojide yalnız olmak (solitude) ile yalnız hissetmek (loneliness) birbirinden tamamen farklı iki uç kavramdır. Yalnız hissetmek bir izolasyon ve acı kaynağıyken; bilinçli olarak yalnız kalabilmek, bir insanın ulaşabileceği en yüksek ruhsal olgunluk seviyelerinden biridir.
Kişinin kendi kendine vakit geçirebilmesi, kendi düşüncelerinin sesinden korkmaması ve dışarıdan bir onay veya eğlence mekanizması olmadan da zamanını anlamlı kılabilmesi bir eksiklik değil, aksine kendi kendine yetebilme sanatıdır. Kendi iç dünyasına yolculuk yapmayan, kendi yaralarıyla, arzularıyla ve düşünceleriyle baş başa kalmaktan kaçan insanlar, içlerindeki o derin varoluşsal boşluğu kapatmak için sürekli başkalarına sığınırlar. Bu durum, bağımlı ilişkilerin, toksik dostlukların ve sadece "yalnız kalmamak adına" sürdürülen içi boş evliliklerin en temel sebebidir. Kendi yalnızlığını sevemeyen bir insan, bir başkasını da gerçekten sevemez; sadece onu bir kaçış rampası olarak kullanır.
Yalnız kalma sanatını icra edebilen, kendi kendine kahve içmekten, sinemaya gitmekten ya da sadece sessizce oturup düşünmekten keyif alan bireyler, insan ilişkilerinde çok daha seçici ve sağlıklı bağlar kurarlar. Çünkü onlar, hayatlarındaki kronik boşlukları ve yalnızlık acısını dindirmek için değil, zaten tam ve bütün olan hayatlarını daha da güzelleştirmek, sevgiyle paylaşmak için birilerini hayatlarına dahil ederler. Kendinizle baş başa kalmayı, toplumun size dayattığı bir ceza veya dışlanmışlık olarak görmeyi bırakın. Aksine bunu, zihninizi arındırmak, ruhusun dinlendirmek ve gerçek "kendinizle" tanışmak için verilmiş kıymetli bir ödül, bir içsel lüks olarak kabul edin.