Bu şehir mazeret değil, futbol ister!

Trabzon’da rüzgâr sert eser… Ama bu kez sahada esen rüzgâr değil, savrulan umutlardı. Konyaspor karşısında alınan o 2-1’lik yenilgi, sadece bir maçın kaybı değil; bir sezonun, bir inancın ve belki de yıllar sonra ayağımıza kadar gelen o büyük fırsatın elimizden kayıp gidişiydi.

Abone Ol

Şimdi bakıyorum da, herkesin dilinde bir mazeret türküsü…
“Top bizi sevmedi”, “hakem izin vermedi”, “bütçemiz yetersizdi”, “yorgunduk”… Geçiniz efendim, geçiniz! Bu şehir, imkânsızlıklarla destan yazmış bir şehirdir. Bu forma, mazeretler üretmek için değil, mücadele etmek için giyilir. Profesyonel futbolcu yorgun olmaz! Oluyorsa, o formanın yükünü kaldıramıyordur. Sahada yürüyen değil, savaşan adam ister bu taraftar. Mesele bütçe değil! Mesele karakter, mesele sorumluluk, mesele o armaya layık olabilmektir. Siz milyonları cebinize koyarken ses çıkarmıyorsanız, sıra sahada ter dökmeye geldiğinde de susmayacaksınız! “Biz bu kadarız” diyemeyenler, sahada bunu zaten fazlasıyla gösterdi.

Daha zengin takımlar transfer yaptı da ne oldu? Futbolun adaleti sahada yazılır. Ne kasayla ne de kağıt üstündeki kadroyla kazanılır bu oyun. Yürek koyacaksın ortaya! İnanç koyacaksın! Ama Trabzonspor, Konyaspor karşısında ne yazık ki ne yüreğini koyabildi ne de o inancı gösterebildi. Ve en acısı… Bu sezon, belki de uzun yıllar boyunca yakalanamayacak kadar büyük bir fırsattı. Şampiyonluk yolu açıktı. Şampiyonlar Ligi kapısı aralıktı. Ama biz ne yaptık? O kapıyı kendi elimizle kapattık. Kimse algı yapmasın. Kimse kelimelerin arkasına saklanmasın. Çünkü gerçekler çıplaktır:
Elimizin içine gelen fırsatı, elimizin tersiyle ittik. Bu şehir, çok şey gördü… Büyük zaferler de, derin hayal kırıklıkları da. Ama bir şeyi asla kabul etmez: Mücadele etmeyen, teslim olan bir takımı! Şimdi herkes aynaya bakacak. Herkes kendine şu soruyu soracak: “Ben bu formanın hakkını verdim mi?” Cevap acıysa, gerçek de odur. Unutmayın… Trabzon affeder belki… Ama asla unutmaz!

EMEK VAR, VEFA YOK

Bazı insanlar vardır… Kazandığını sadece cebinde tutmaz. Memleketine borç bilir. Toprağa geri verir. Trabzon’da bir adam çıktı… Adı Erol Tuna. Yaptığını anlatmaya kalksan rakam yetmez, Ama mesele zaten para değil… Mesele niyet. Babası adına yaptırdığı Mehmet Ali Tuna İlköğretim Okulu… Öyle sıradan bir bina değil. 220 milyonluk bir eser. Ama asıl değeri betonunda değil… İçindeki vefada. Bir baba ismi… Bir evladın sadakatiyle geleceğe yazılmış. Açılış günü… Kalabalık var. Tanıdık yüzler var. Ama eksik olan bir şey de var. Sessizlik gibi… Ama daha ağır. Bu memleketin milletvekilleri yok. Bakanları yok. Hani derler ya… “Böyle günlerde yanında olacaksın.” İşte o günlerden biri. Erol Tuna kürsüde…
Sözleri sakin ama içi kırgın. Sitem var… Hem de haklı. Çünkü bazı törenler protokol için değil, Vefa için yapılır. Ey koltuk sahipleri… Bir okul açılışında yoksanız, Nerede olacaksınız? Bir hayır işinin yanında durmayacaksanız, Neyin yanında duracaksınız? Bu şehir Sadece konuşanları değil, Yapanları da hatırlar. Erol Tuna’nın hizmeti bir okul değil sadece… Söğütlü’de yükselen o 5 yıldızlı otel… Şehrin turizmine atılmış ciddi bir imza. Ama gel gör ki… O imzanın önünde bir gölge var.

Balıkçı barınakları… Dağınık… Plansız… Yakışmıyor. Otelin kapısından giren misafir denize doğru baktığında ilk neyi görür? Manzara mı?
Hayır… Düzensizlik. Trabzon gibi bir şehre Bu görüntü yakışır mı?

Başka yerlerde yapılıyor… Düzenleniyor… Güzelleştiriliyor. Ama konu Erol Tuna olunca bir sessizlik daha… Yine aynı eksiklik: İlgi yok. Destek yok.

Oysa istenen çok şey değil… Sadece adalet. Bir şehrin vizyonu Sözle değil, Görüntüyle büyür. Ve bazen… Bir balıkçı barınağı bile koca bir turizmi gölgede bırakır. Bu yazı bir sitemdir… Ama aynı zamanda bir hatırlatma. Emeğe saygı duyulmazsa Yarın kimse taş üstüne taş koymaz.

Ve unutmayın… Bazı insanlar sessizdir ama Yaptıkları çok şey anlatır.

Erol Tuna o insanlardan biri. Geriye kalan ise… Onun yaptıklarına yakışır bir vefa göstermek.

NANKÖRLÜĞÜN KISA HAFIZASI

Fenerbahçe maçı sonrası yapılan bir açıklama… Ve o açıklamanın içinde saklı büyük bir kırılma. “Burada (Galatasaray'ı kastediyor) yaşadığım yaşattığım için gurur duyuyorum. Geçmişe bakmıyorum geçmişi konuşmanın bir anlamı yok Geçmişe bakmıyorum bence” diyorsun.
İşte tam da orada başlıyor mesele.

Çünkü insanın geçmişi, aynaya bakmadan yüzünü tarif etmeye benzer. Ne kadar kaçarsan kaç, orada durur. Susar ama unutmaz.

Sen bugün alkışların ortasında yürüyorsun. Işıklar üzerinde, manşetler cebinde. Ama o ışıkların altında gölge bıraktığın bir şehir var: Trabzon.

Unutmak kolay… Hatırlamak ise karakter ister.

Trabzonspor A takımına ilk çıktığın günleri hatırla.
Sevinçleri, çekingenliğini, o çocuk halini… Maç kazanıldığında abilerinin kapısını çalıp araba alacağım primlerden pay istediğin günleri…

Sonra ne oldu? Ersun Yanal dönemi geldi..

“Yetersiz” dendi sana.
“Bu kaleyi koruyamaz” dediler.
Gönderilmen konuşuldu. Raporun hala Trabzonspor’un tozlu arşivlerinde duruyor.

Ve sen ağladın.

İncirlik Camii’nin karşısındaki Yenimahalle berberine, her akşamüstleri gelir saatlerce sana nasihat eden bir adam vardı: Alt yapı kaleci koordinatörü Ahmet Başkır.

Sadece konuşmadı o adam.
Sana nasihatler verdi…

Seni özel çalıştırdı.
Sana inandı.
Sana kalecilik öğretti.

Sonra ne oldu?

Trabzonspor’un kaleci antrenörü oldu.
Esteban’ı kesti.
Seni kaleye koydu.
Türkiye Kupası’nda sana forma verdi.

Allah var sende çok iyi kalecilik yaptın.

Trabzonspor’un kalesini teslim aldın takım kaptanlığına kadar yükseldin. Ama vefasızdın…

Bugün geldiğin yerin taşlarını kim döşedi, iyi düşün.

“Geçmişi konuşmanın anlamı yok” diyorsun ya…
Asıl anlam, orada saklı.

Bak evlat…
Hayat düz bir çizgi değildir.

Bugün yukarıdasın.
Yarın?
Kimse garanti veremez.

Bir hata…
Bir kötü maç…
Ve o alkışlayan kalabalık, seni ilk fırsatta önüne atar.

İşte o gün geldiğinde, insan sığınacak bir geçmiş arar.

Ama sen o geçmişi bugün inkâr edersen…
Yarın kapısını çalacak bir hatıran kalmaz.

Bir söz vardır:
Keser döner, sap döner…
Gün gelir, hesap döner.

Popülerlik geçicidir.
Vefa kalıcı.

Ata toprağın belli..

İstanbul’da forma giymek adam yapmaz insanı.
İnsanı adam yapan, nereden geldiğini unutmamasıdır.

Hiçbir zaman geçmişini inkâr etme.
Çünkü bir gün… En çok ona ihtiyacın olacak…

MURAT AKIN KAYBETMEDİ

Futbol bazen sahada oynanmaz… Bazen masalarda kaybedilir, bazen de vefasızlıkta. 2019-2020 sezonunda Kelkit’te bir hayal vardı. O hayali gerçeğe dönüştüren isim ise Murat Akın’dı. Emek vardı, inanç vardı, alın teri vardı. Ve o alın teri, Kelkitspor’u BAL’dan alıp 3. Lig’e taşıdı.

Ama ne oldu? Futbolun en eski hastalığı yeniden sahne aldı: kıymet bilmezlik.

Bugün Kelkitspor’un düştüğü nokta sadece bir sportif başarısızlık değil…
Bu, vefasızlığın kesilmiş ağır faturasıdır. BAL’a düşmek yetmedi, amatör kümeye kadar savrulmak; yapılan hataların en net özetidir. Çünkü bazı insanlar giderken sadece kendilerini götürmez… Bir kulübün ruhunu da beraberinde götürür. Murat Akın işte öyle bir isimdi. Küstürüldü… Ama kaybolmadı. Yönünü bu kez Şiran’a çevirdi. Sessiz ama etkili dokunuşlarla Şiranspor’un kaderini değiştirdi. Dışarıdan verilen destekle bir takım yeniden ayağa kalktı. Ve sonuç? Şampiyonluk! Şimdi sahnede yeni bir mücadele var: 3. Lig Play-Off… Bir tarafta ders alınmayan hatalar,


Diğer tarafta doğru insanla gelen başarı. Futbol unutmaz. Tarih hiç affetmez. Ve bazı isimler vardır… Değeri, kaybedildiğinde değil; başkalarını zirveye taşıdığında anlaşılır. İşte o isimlerden biri: Murat Akın.

MASAYA DÜŞEN KİMLİK

Trabzon’un mahalleleri vardır… Sadece sokaklardan, evlerden ibaret değildir. Bir ruhu vardır o mahallelerin. Bir de dili… En çok da kahvelerinde konuşur o dil. Faroz mesela… Denizin tuzu çayına karışır insanın. Sohbetin dibine vurulur, kahkaha dalgaya karışır. Orada kimse acele etmez. Çünkü hayat zaten orada bekler. Salı sabahı… Henüz güneş mahallenin üstüne tam yerleşmemiş. Kahvede her zamanki masa kurulmuş. Obuz Erol… Kartal İlyas… Ergun Reis… Kamış Orhan…
Dördü de hayatın içinden, sözün özünden adamlar. Önlerinde okey taşları, dillerinde bitmeyen muhabbet. Taş sesleri… “Çat!” “Al bakalım onu!” “Yaz bunu kenara!” İşte tam o sırada…
Yan masada bir beyefendi. Takım elbise… Kravat… Yakasında Trabzonspor rozeti… Sessiz, sakin… Çayını yudumluyor, göz ucuyla oyunu izliyor. Önce tartar. Bir süre sonra dayanamaz beyefendi.


Masaya yaklaşır: “Uygunsa ben de oturabilir miyim?” Faroz’dur burası…
Yer vardır, gönül vardır. “Gel otur,” derler. Sohbet başlar. Çay tazelenir.
Muhabbet koyulaşır.

Obuz Erol sorar o klasik soruyu: sen nereleysun?”

Beyefendi sakin: “Arsinliyim.” Bu cevap, Faroz’da sohbetin kapısını sonuna kadar açar. Çünkü herkes birini tanır… Ya da tanıdığını sanır.

Obuz başlar: “Arsin’de şu var, bunu tanırım… Bunu da bilirim…”
Liste uzar gider. Beyefendi gülümser: “Kimleri tanırsın bakalım?”

Ve o an… Obuz’un aklına bir isim düşer: “İsmet Ayyıldız’ı bilirim.” Aslında Obuz Erol’un söylediği isim yıllar önce Trabzonspor’da yöneticilik yapan İsmet Ayyıldızdır.. Masada bir sessizlik… Beyefendi cebine uzanır. Cüzdanını çıkarır. Ve masanın ortasına bırakır. “Bak,” der. Obuz alır… Bir önüne bakar… Bir arkasına… Gözleri büyür. Cüzdanı geri verir. Ve o cümle düşer masaya: “Ha… demek sensin…” Beyefendi gülümser:
“Benim.” Faroz’da o gün bir şey daha öğrenildi: Herkes bildiğini sanır…
Ama bazen hayat… İnsana en büyük dersi Hiç ummadığı anda verir.

Ve bazen… Bir kimlik, Koca bir hikâyeyi anlatmaya yeter.