Burası Cennet Gibiyse… Cennet Nasıl Bir Yer?
Yok, yok gitmedim… Yazmışsınız 3 haftadır yoksunuz gazetenden ayrıldınız mı? Hayırdır, falan diye de evet gittim de öyle tahmin ettiğiniz gibi gitmedim…
Bu defa rotam Hint Okyanusu civarı.
İlk durağım Maldiv Adaları…
Pilotun “ Alçalmaya başlıyoruz “ anonsuyla zıpkın gibi uyanan bendeniz aşağıya doğru baktığımda bu kadar muhteşem manzarayla karşılaşacağımı tahmin bile edemezdim. O nasıl bir deniz rengiydi öyle? - Bu deniz ise bizimkiler ne?- diye diye bakındım altımızda uçsuz bucaksız uzanan okyanusa. Lacivert okyanusun orta yerinde, birden bire birisi eline fırçayı almış, bembeyaz kumlarla kaplı adaları çizmiş ve etrafını da - dur buraya turkuaz tonlarını çalalım, burayı cennete boyayalım- dercesine olabildiğince en cömerdinden resmetmişti adeta.
İnsek mi, yoksa yukarıda saatlerce daha kalsak mı bilemedim. Büyülenmiş gibiydim.
Pür dikkat etrafımı incelesem de kafam karışmıştı aslında. Pasaport görevlisinin son kontrollerinden sonra hemencecik çıkış noktasına ulaşıyoruz. Turla gelmediğimiz, münferit olarak seyahat ettiğimiz için transferlerimiz daha önceden adı bize verilen görevlilerle yapılıyor. Trabzon havaalanın bile daha büyük olduğu bu havaalanında, elinde adım yazan küçük bir pankartla bizi otelimize götürmek üzere bekleyen otel görevlisinin bizi gördüğü anda tüm samimiyeti ve içtenliğiyle bizi korumak istercesine “ korkmayın burada terör yok, güvendesiniz…” uyarısı ikimizi de şaşırtıyor! Kızım bana ben kızıma bakıyorum ürkerek. Lanet olası terör belası, korkunç bir şekilde şöhret olmuş ülkemin yurt dışında binlerce kilometre uzağında bile üzerine çökmeyi başarmıştı ne yazık ki.! Elin Maldivlisinin kendimi güvende hissettirmek için bana Male aksanına karışan İngilizcesiyle yapmış olduğu bu uyarı o an büyük bir üzüntü veriyor bana. Burada ülkemiz böyle tanınıyorsa, Avrupa’yı düşünemiyorum bile!
“Neyse bozma moralini İnci “ telkiniyle, alanın hemen yanı başında bekleyen sürat motoruna doğru yürüyoruz. Otele ulaşım bu şekilde… Sürat motorundan oldum olası korkan bendeniz sözüm ona tedirginliğimi Melisaya belli etmemeye çalışsam da çoktan ellerine yapışmıştım bile. İyi ki yanımda diyorum içimden. 10 dakikalık tekne yolculuğu sonunda “ Panik atağı olanların bu adaya gelmemesine “ karar veriyorum.. Yani en azından ilaçlarını yüksek dozda almaları hatta mümkünse uyutulmaları gerekmekte. Dalgaların arasına bata çıka son sürat ilerleyen motorda kendimi bir kuş gibi aciz hissediyorum. Kaçacak yerim yok! Hayır, yani tekneden atlayıp yüzmeye çalışsam biliyorum ki etraf köpekbalıklarıyla dolu! Eşşedenlailaheillallah diyerek bildiğim bütün duaları okusam da yol boyunca bir elim kızımın elinde bir elimde de kameram… Can çıkar huy çıkmaz dedikleri bu olsa gerek… O esnada bile kayıttayım.
Hava anormal nemli. Bazen yaz aylarında Trabzon’da ve İstanbul’da hava sıcaklığı artar ve delirten bir nem kaplar ortalığı. Yapış yapış olursunuz. İşte aynen böyle bir sıcaklık hâkim adada. Nefes alamayacak gibiyiz. Bir yandan yol sersemliği, bir yandan bunaltıcı bir havayla iç içe olmak bir an önce odama gidip dinlenme hissi uyandırsa da bende, iskelenin bitiminde elinde soğuk bir elbeziyle bizi karşılamak üzere bekleyen personelin cana yakınlığı bir an için her şeyi unutturuyor bana. Bir kez daha anlıyorum ki – Güler yüz- başka bir şey…
Elimi yüzümü silip, ferahlayarak lobiye geçiyorum. Bu defa elinde soğuk coco suyu içeceği ikramıyla başka bir personel beliriveriyor yanımda. O da – Güler yüzlü-
Sonrasında yerel kıyafetleri içinde Zoo Been geliyor yanımıza. Uşağımız. Evet, evet… Yanlış okumadınız. Otelde böyle bir kültür var. Tüm tatil boyunca bizimle o ilgilenecekmiş. Kendini tanıtıp, gerekli bilgileri aktararak odamıza yerleşeceğimiz shuttle’ye doğru bizi yönlendiriyor…
Bir an önce odama geçip bavullarımdan ve üzerimde giydiklerimden kurtulmak istiyorum. Shuttle de bile kayıttayım. Sıcaktan homurdansam da her şeyi kameraya çekiyorum. Pür dikkat muhteşem bir doğa manzarasına sahip yeşillikler arasından çekim yapıyordum ki aman Tanrım o da ne! Yoksa sürat motoru battı da ben cennete mi geldim?
Odamız -water villa- denilen denizin üzerine yerleştirilen odalardan. Daha doğrusu minik bir ev gibi. Kapımızın önünde dev bir Vatoz balığı bizi bekliyor “ Hoş geldiniz “ dercesine kuyruğunu iki defa kuma çarpıp gözden kayboluyor. Daha gelir gelmez dev bir Vatozla karşılaşmak beni ve kızımı çok heyecanlandırsa da bir an önce üzerimizdekilerden kurtulup, odamızın verandasındaki merdivenlerden direk denize girmek arzusuyla bir an önce odamıza girmek istiyoruz. Zoo Been önceden uyardı bizi. Akşam 18.30’dan sonra denize girerken çok dikkatli olmamız gerekiyormuş. Köpek balıkları da varmış.
Odaya girer girmez suya atıyorum kendimi!
İşte buuuuu… Diye bağırıyorum avaz avaz!
Allahım bu nasıl güzel bir sudur böyle… Sıcacık. Tuzu az… Tertemiz… Suyun dibindekileri taramaya başlıyorum. Önce volkanik bir patlama sonucunda oluşmuş bitki örtüsü sanıyorum diptekileri. Sonra anlıyorum ki gördüklerim mercan. Her yer ölü mercanlarla kaplı. Kumsallın bembeyaz olmasının sebebi de bu mercanlarmış. Bir süre sonra suyunda etkisiyle kırılıp ufalanıp beyaz kumlara dönüşüyorlarmış.
Yakın çevre taramamı bitirdikten sonra etrafıma bakınıyorum ve bu kadar güzel bir Dünya yarattığı için ve bana da bu güzellikleri görmek için fırsat verdiği için yaratana sonsuz teşekkür ediyorum. Gerçekten kartpostallarda gördüğüm görüntüler halt etmişti! İlk defa bir görüntü fotoğrafından bile güzel gelmekteydi gözüme. Her yer huzur kaplıydı. Bunu iliklerimize dek hissedebiliyorduk. Ve ilk defa memleketimden uzaklaştığım için huzurluydum. Çünkü orası savaş arenası gibiydi. Her şey çok fazla yorucu ve acı doluydu. Başka insanların acılarına üzülmekten, son dönemde yazdığım romanımı bile elime alamaz olmuştum. Ülkem tüm duygularımı kilitlemiş gibi… Her yana sinmiş barut ve kan kokusuna karşı, insanların samimiyetsizliği, ruhsuzluğu, menfaat peşinde koşuşturma hırsları, ülkemin insanını tuhaflaştırmıştı. Artık kimseleri tanıyamaz durumdayım. Herkes müthiş bir oyuncuya dönüşmüş durumda ve korkunç derece de öfkeli… Oysa burada hiç biri yok. Huzur kokuyor her yer. Hem de derinliği kilometreleri bulan derin bir huzur kokuyor.
Tüm bunları ne kadar süre düşündüm bilmiyorum. Su akar deli bakar misali, suyun içinde öylece donakalmış gibiydim. Vücudumdan ayrılan negatif enerjinin, suya yayılan dalgalarını görebiliyordum.
Dikkatli bakınca benden başka, birinin daha negatif enerjisinden ayrılmak üzere yanıma doğru yüzdüğünü görüyorum. Geleni tanımlamaya çalışıyorum bir süre. Aman Tanrım o da ne! Bana doğru yüzen yeşil- kahve renk arası en az 1 metre boyunda kalın gövdeli bir yılan!
Korkup kaçmam gerekiyordu değil mi?
Yok… Kaçmıyorum… Korkmuyorum da! Öylece efendice yanımdan geçip gitmesini bekliyorum. Sonuçta onun yaşam alanı. Ve ben onu yaşam alanına burnumu sokan bir misafirim. Kedim Zeus’la yaşamaya başladıktan sonra, bu dünyanın sadece insanlar için yaratılmadığını öğrendiğimden olsa gerek artık yaratılan her şeye saygı duyuyorum. Sineğe de, yılana da, fareye de… Hem son dönemde gördüğüm iki ayaklı çıyanların yanında artık yılanın bile masum bir yaratılan olduğunu biliyorum. Neyse bu kadar felsefe yeter! Gelelim diğer saptamalarıma.
Dünyada birçok ülkeyi ziyaret ettim. Fakat Maldiv insanı kadar güler yüzlü ve cana yakın insanlar görmedim. Keza tatil boyunca her yerde gördüğüm Hintliler de öyle.
Kahvaltıda, akşam yemeklerinde, sahilde, havuzda, disco da hangi Maldivliyi hangi Hintliyi görsem hepsi bizimle selamlaşıp gülümsüyor. Personel müthiş ilgili ve sıcakkanlı.
Kahvaltı ve akşam yemeği demişken; burada her şey yoğun sarımsaklı! Ekmekler, mezeler, yemekler… Hatta balık bile. Baharat kısmına girmiyorum. Her şey acı! Adamların damak tadı böyle. Hatta bir gece -Turkish Fish - diye görünce direk atladım ama bizim balık pişirme tekniklerimizle uzaktan yakından alakası yoktu balığın tadının… Ve benim çok büyük sorunum var! Kokular... Mesela herkes karpuzla peynire bayılır. Ama ben, iki bileşeni öldürseniz bir arada yiyemem. İkisi bir araya geldiğinde ortaya çıkan koku beni müthiş rahatsız eder. Keza domatesi her bileşenle yiyemem. Yağı, eti de… Ve gün ortasında bir ısırık alıp kokusundan dolayı yiyemediğim - hayatımın en pahallı hamburgeri – ( yaklaşık 100 TL) sonrasında bütün alıcılarım açılmış gibi… Her şeyi kokluyorum. Diğer ülkelerde olan kahvaltı sorunu burada da var. Mesela zeytin… Akşam yemeklerinde var. Ama kahvaltıda yok! Peynir kültürsüzlüğü burada da hakim. Peynir yok. Dolayısıyla abuk sabuk şeylerle kahvaltı yapmak durumundasınız. Akşam yemekleri nispeten biraz daha damak tadıma uygun. Allahtan deniz ürünlerini seviyorum. Ama biraz daha yersem kesin yüzgeçlerim çıkacak.
Meyveler hep tropik iklim meyveleri. Erik yok, kiraz, kayısı falan yok. Bolca Coconat var. Karpuz, ananas, çekirdekleri yenilen garip meyveler var. Evde yemediğim kadar meyve yiyorum. Melisa sürekli dondurmaya bir şeyler katıp getiriyor bana. Çünkü kokulara karşı hassasiyetimi bildiğinden yemeklerle çok haşır neşir etmiyor beni.
Ada da bolca Hintli ve Çinli var. Avrupalı ve Çinliler çok somurtkan. Özellikle Çinliler kendilerinden başka pek bir şeyle ilgilenmiyorlar genelde. Fakat 3. Gün kumsalda Melisa fotoğraf çekilirken hepsi tek tek yanına yaklaşıp izin isteyerek resim çektirdiler onunla… Kırmadı birçoğunu, nazik bir şekilde kabul etti fotoğraf çekilme tekliflerini. Oysa Çinlileri pek sevmezdi ama.
Bu arada dikkatimizi çeken bir durum var. Hintli kadınlar ve erkekler tişört ve şortla suya giriyorlar. Havuzda, denizde… Hep giyinikler.
Kadınların haşama vari kıyafetlerine aşinayım ama erkekleri de bu şekilde görmek bana cübbeli Ahmet Hoca’yı hatırlatıyor. Malum kendisi 70 derece sıcakta çıplak, eşi çarşafla güneşleniyordu. Hintliler de durum eşit. İki cinste kıyafetleriyle yüzüyor.
Bol miktarda Hintli gelin var adada. Kolları bileklerine kadar renkli ve taşlı bileziklerle, ayakları da dizlerine kadar kınalarla süslenmiş gelinler elleriyle yiyorlar yemekleri. Hamsiyi bile çatal bıçakla yiyen bana tuhaf geliyor bu durum. Hani birde yeni gelinler ya... Gelin de kibar olur ya… O hesap… Ee bir de elit bir ortam… Oysa onların umuru bile değil. “ Kültür farkı ne garip şey! “ diyorum kızıma. Ha bu arada sadece Hintli gelinler değil, kocaları da yemek yerken ellerini kullanıyor. Kaşık, çatal derdi yok… “ Ay bizde mi denesek “ deyiverecek oldum ki, yavruşumun sakın denemeye kalkma bakışıyla, çatalımı sımsıkı kavramak zorunda kaldım. Keşke kızımı dinlemeyip, bir tabak makarnayı ya da pilavı oracıkta, o ortamda ellerimle yiyiverseydim diye iç geçirmiyor da değilim hani…
Biraz garip hayallerimin olduğunu kabul ediyorum. Mesela çocukluğumdan beri dolunayı Hint okyanusunda seyretmek istemişimdir. Neden dolunay? Neden Hint okyanusu? Bilmiyorum… Belki çocukken seyrettiğim bir film sahnesi, ya da yanımda bir gezgin mi konuştu da etkilendim? Onu da bilmiyorum… Gittiğim gün akşam yemeğini yediğim sırada başımı gökyüzüne kaldırıp baktığımda gözlerime inanamadım! Gökte dolunay vardı… Ve ben zamana dair hiç hesap yapmamıştım. Ama işte dolunay tam karşımdaydı…
Dualarımı seviyorum. Hayallerimi de… Pek tabi kabul edilmeleri daha çok hoşuma gidiyor. Böyle olunca daha çok dua etmem gerektiğini anlıyorum. Yaratıcının benim neyi istediğimle ilgilendiği yoktu aslında. O yeter ki – iste - diyordu bana… İzlemeyi çok istediğim doğa olayını görebilmiş olmanın mutluluğuyla kaldığım tüm süre boyunca geceleri dans eden yengeçleri izledim kumsalda. Bu da benim için çok önemliydi. Çünkü bir - ada kurgusu - olan romanım – BİLİNMEYEN - de yazdığım – Yengeç – sahnelerimle bire bir örtüşüyordu gördüklerim. Oysa ben o sahneleri hiç görmeden yazmıştım. Ve anladım ki şükredecek ne çok şey vardı benim için…
Maldiv için –Balayı Adası- demelerine anlam veremiyorum… Çünkü otelde birçok çocuklu aile var. Aşk falan hikâye… Ortam o kadar güzel ve etkileyici ki, düşmanınızı da koysanız 3. Gün ona bile âşık olabilirsiniz. O derece yani…
Adayı dolaşmak için Zoo Been’den shuttle istiyorum. Dakikasında gönderiyor aracı. Araca binerken besmele çekiyorum. Şoför gülümseyerek soruyor ” Müslüman mısınız? “… Evet, cevabını alınca “ çok sevindim oysa ben sizi Rus sanmıştım… “ Diyor sevinçle…
“ Yok, anam yok Rus mus değiliz! Hem bu aralar onlarla aramız bozuk diyorum” Türkçe… Anlamıyor ne dediğimi… Gülümsemeye devam ediyor.
Ada yemyeşil… Ağaçların arasında sürekli aynı senkronda öten kuşu görmeye çalışıyoruz. Kuşun sürekli aynı tonda ötmesi, düzenli ritmik seslere hassasiyeti olan Melisayı sinir ediyor. Sesin sahibini ağaçlarına arasında arıyoruz ama kuş sahilde kumların üzerinde karşımıza çıkıyor. Leylek- pelikan arası iri beyaz bu kuş bize hiç aldırış etmeden böbürlene böbürlene “ Adanın sahibi benim! “ dercesine geçip gidiyor yanımızdan. Bu arada kuşu görmeye çalışırken bol miktarda kertenkele görüyoruz. Bir hayli iriler. Ülkemde gördüklerime pek benzemiyorlar. Kumların üzerinde yetişen ve dalları tersine, yere doğru değen garip ağaçlar, bir ağaç sevdalısı olan beni benden alıyor resmen. Her birine dokunarak onlarla konuşuyorum. Ağaçlarla konuştuğumu gören Hintliler ellerini birbirine değdirerek önümde eğilerek selam veriyorlar bana. Dua ettiğimi falan sanıyorlar herhalde. “ Kadın ağaca tapıyor “ demeleri muhtemel… Sonuçta onlarda ineğe tapıyor! Ve biz de o inekleri Kurban bayramında kesip yiyoruz… Acaba ne hissediyorlardır? Diye soruyorum Melisaya… Tanrılarını kesip yemek hoş olmasa gerek…
Tatil süresince ne sudan çıkmak istiyor insan ne de doğadan kopmak. Fakat burada erkenden saat 18.30 gibi hava kararmakta. Anlayacağınız gün kısa sürüyor. Güneşte öyle erkenden doğmuyor. Saat sabah 7’yi buluyor güneşin doğması.
Gece yattığımda aklımda hep kaçış planları var.
Neden mi?
Tabi ki de tsunamiden! Hoş tsunamiden yüzerek kurtulsam neye yarar? Akşam 18.30’dan sonra kendi ellerimizle beslediğimiz köpek balıklarını gördükten sonra, kadere razı olmaktan başka bir şey olmadığına ikna oluyor insan.
Ada dümdüz. Bir metre bile yükselti yok! Dolayısıyla deprem sonrası oluşacak tsunamiden kurtuluş yok gibi. Ki en son Endonezya depreminde oluşan tsunami sonucunda Male adası büyük yıkım yemiş. Bunu öğrenen bendeniz kaçacak yer olmadığından en son büyük ve geniş dolaplara saklanarak dalgalardan kurtulabileceğimi hesaplayarak uyuyorum her gece. En azından köpekbalıklarından korunmuş oluyorum. Adanın etrafı çok sık aralıklarla dalgakıranlarla sarılmış durumda. Bu da dalgaların hızını keserek doğal bir akvaryum oluşturuyor. Yani derinlik yok. Bu da hiç görmediğiniz deniz canlılarını görme fırsatı veriyor. Mesela “ Su Kabağına “ benzeyen canlının hala balık mı ya da başka bir şey mi olduğunu anlamış değilim? Sivri bibere benzeyen yeşil balıklarla burun buruna yüzmek farklı bir deneyimdi bizim için.
Gündüz adanın etrafında gördüğüm kocaman köpük köpük dalgaları, o dalgakıranların durdurduğunu öğrendiğimden beri nispeten biraz rahatlatsa da gelecek 100 yıl içinde bu cennetin küresel ısınmadan dolayı sular altında kalacağını öğrenmek çok üzüyor beni. Bu yüzden Avustralya Male halkına vatandaşlık vermekte. Yani ülke gidici. Yani batıcı!
Ara sıra yağan sağanak yağmur keyfimizi asla kaçırmıyor. Aksine ahşap çatımıza vuran yağmur sesi ninni gibi geliyor bize. Yağmur yağarken odamızın balkonuna konulan jakuzide, bir yandan yağmurla ıslanıp, bir yandan sıcak suyla yağmurun altında yıkanmak, bir yandan da kahvemizi yudumlayarak okyanusu seyretmek gerçekten harika. Gün içinde yaptığımız minik dalışlar, keyif dolu ada turları, usta ellerle ve aromatik yağlarla yapılan, vücudunuzun meğer ne kadar da yorgun olduğunu teninize tenize vuran, sessizlik ve sükunet dolu ortamda yapılan masaj, denizin pozitif enerji yayan mırıltısı, kumların gelinliği andıran beyazı ve gülümseyen bir ada dolusu insan, hayatımızın en güzel en unutulmaz tatilini yaşattı bize… Ve biz 5. günün sonunda maalesef adadan ayrılmak durumundaydık. Normalde gittiğimiz deniz tatillerinde 3. günün sonunda sıkılan biz, ilk defa hiç gitmek istemiyorduk.
İnsan cenneti nasıl bırakıp gidebilirdi?
Neyse ki tatil sadece Maldiv’de sonlanıyordu. Görülecek iki ülke daha bizi bekliyordu. Bir sonraki rotamız Tayland- Phuket adası…
Haftaya unutulmaz başka bir cennet… Phuket…