Ama vicdanın?
İşte onun hesabını tutan pek azdır.
Bugün Türk futbolunda en kolay iş, güçlüye omuz vermektir.
En zor iş ise hakkı savunmaktır.
Çünkü haklı olan her zaman güçlü değildir...
Ama güçlü olan çoğu zaman haklı gösterilir.
İşte tam da bu yüzden Ertuğrul Doğan'ın ortaya koyduğu duruş sıradan bir açıklama değildir.
Trabzonspor Başkanı olarak dört büyük kulüpten biri olmasına rağmen, Kulüpler Birliği Başkanı sıfatıyla Anadolu kulüplerinin sesini yükseltti.
Çünkü biliyor...
Anadolu kulüpleri sadece puan tablosunu tamamlayan figüranlar değildir.
Onlar bu oyunun emekçileridir. Bu ülkenin dört bir yanında stadyumları dolduran, genç oyuncular yetiştiren, futbolun yükünü omuzlayan gerçek yapı taşlarıdır.
Bugün yayın gelirlerine en fazla ihtiyaç duyanlar onlardır.
Onlar ayakta kalamazsa...
Türk futbolunun dengesi de ayakta kalamaz.
Başkan Doğan hem Anadolu kulüplerini hem de Trabzonspor’u ayakta tutabilmek için reklam anlaşmalarını yeni sezon öncesi yapıyor. Bir koltuğa on karpuz sığdıran Doğan’ın bu çalışmasına alkış tutuyorum.
Kolay olan kalabalığa karışmaktır.
Zor olan, kalabalığın hoşuna gitmeyecek cümleyi kurabilmektir.
Cesaret tam da budur.
Mikrofon uzatılınca konuşmak değil...
Bedelini bile bile konuşabilmektir.
Asalet ise makamdan güç almak değildir.
Gücünü karakterinden almaktır.
Bugün birçok yönetici rüzgâra göre yön değiştiriyor.
Ertuğrul Doğan ise pusulasını vicdanına çevirmeyi tercih etti.
Belki herkes alkışlamayacak.
Belki herkes aynı fikirde olmayacak.
Ama tarih hiçbir zaman kalabalığın içinde kaybolanları yazmadı. Tarih... Doğru bildiği yolda tek başına yürümeyi göze alanları unutmadı. Çünkü cesaretin bir bedeli vardır. Ama asalet... Hiçbir zaman fiyat etiketi taşımaz.
ARMAYI SİLENİ, TARİH DE SİLER!
Futbol, sadece yetenek işi değildir.
Vefa işidir.
Karakter işidir.
Giydiğin formanın ağırlığını omuzlarında hissedebilmektir.
Dünya Kupası'nda iki iyi maç oynarsın...
Avrupa seni konuşur.
Menajer telefonlarına cevap yetiştiremezsin.
Sonra bir bakarsın...
Ayağın yere değil, bulutlara basmaya başlamış.
Sosyal medya hesabından Trabzonspor'u silmişsin.
Peki ne değişti?
Trabzonspor'un tarihi mi eksildi?
Hayır.
O arma yine orada.
O renkler yine milyonların yüreğinde.
Eksilen tek şey...
Bir futbolcunun vefa hanesidir.
Transfer olursun...
Bonservisin ödenir...
Valizini toplar, gidersin.
Kimse buna itiraz etmez.
Çünkü futbolun doğasında ayrılık vardır.
Ama giderken bıraktığın iz önemlidir.
Kapıyı çarpıp gitmekle...
Teşekkür ederek ayrılmak arasında koskoca bir karakter farkı vardır.
Trabzonspor, nice yıldızlar gördü.
Nice isimler geldi...
Nice isimler alkışlarla uğurlandı.
Hepsi geçti.
Ama arma kaldı.
Çünkü bu kulüpte hiçbir futbolcu armadan büyük olmadı.
Olmayacak da.
Forma kumaştır.
Arma ise onurdur.
Forma değişir.
Arma nesilden nesile taşınır.
Bir kulübü sosyal medya hesabından silebilirsin.
Ama o kulübün sana kattıklarını silemezsin.
Seni vitrine çıkaran günleri...
Sana omuz veren tribünleri...
Adını milyonlara ezberleten o büyük camiayı...
Hiçbir "sil" tuşu unutturamaz.
Unutulmaması gereken bir gerçek var.
Trabzonspor, oyuncularıyla büyümedi.
Oyuncular, Trabzonspor sayesinde büyüdü.
Bugün alkışlanan isim olabilirsin.
Yarın başka biri gelir.
Çünkü futbol durmaz.
Ama tarih...
Karakteriyle iz bırakanları yazar.
Armasını unutanları değil.
Çünkü armayı sosyal medyadan silmek kolaydır.
Asıl zor olan...
Onu yüreğinde ömür boyu taşımaktır.
PARA SÖZ KONUSU OLUNCA TRABZONSPOR SEVGİSİ NEREYE GİTTİ?
"Bir daha bu konulara girmeyeceğim" diyorum... "Susacağım" diyorum... Ama bazı gelişmeler var ki, susmak vicdana ağır geliyor. Bugün Trabzonspor altyapısı için dolaşıma sokulan bazı isimleri görünce insanın hafızası ister istemez geçmişe gidiyor. Özellikle de yıllardır "Trabzonspor sevdalısı" olarak lanse edilmeye çalışılan o isim...
Sormak gerekiyor:
Gerçekten Trabzonspor sevgisi bu kadar mı kolay hatırlanıyor, yoksa işimize gelen kısmı mı hafızamızda kalıyor?
Kimsenin emeğinde, alın terinde gözümüz yok. Elbette herkes hakkını arayabilir. Nitekim bu isim de yıllar önce Trabzonspor'dan ayrıldıktan sonra alacağını tahsil etmek için kulübü Türkiye Futbol Federasyonu'na taşıdı. Hukuki hakkıydı. Buna kimsenin söyleyecek sözü olamaz.
Ama mesele hakkını aramak değil...
Mesele, kulübün can çekiştiği dönemde nasıl bir tavır sergilendiğidir.
Eski parayla yaklaşık 9 trilyon liralık alacak, faizlerle birlikte 12 trilyona ulaştı. O günün yönetimi, iyi niyet göstererek "Gel, bu borcu taksitlendirelim. Kulübü biraz nefes aldıralım." dedi.
Peki ne oldu?
Olmadı...
Her görüşmede yeni şartlar ortaya konuldu. Süreç uzatıldı. Farklı talepler gündeme getirildi.
Ve sonunda tek cümle kuruldu:
"Paramın tamamını isterim."
Bugün ise aynı kişinin Trabzonspor sevgisinden, aidiyetten, altyapı vizyonundan söz etmesi gerçekten düşündürücü değil mi? O gün kulübün içinde bulunduğu ekonomik tabloya tek kuruşluk esneklik göstermeyen biri, bugün genç futbolculara fedakârlığı, vefayı ve Trabzonspor ruhunu nasıl anlatacak?
Dahası...
Kulislerde konuşulanlara göre tüm altyapı kategorilerinin tek elde toplanacağı, bütün yapının kendisine bağlanacağı ifade ediliyor.
Eğer bu doğruysa, sorulması gereken soru daha da büyüyor:
Trabzonspor'un geleceği gerçekten bu anlayışa mı emanet edilecek?
Çünkü Trabzonspor, yalnızca sözle sevilecek bir kulüp değildir.
Trabzonspor, zor gününde yanında durabilmektir.
Gerektiğinde kendi hakkından bir adım geri çekilebilmektir.
Armayı, banka hesabının önüne koyabilmektir.
Trabzonspor'u bugünlere taşıyan şey; para değil, fedakârlık, aidiyet ve vefadır. Dün kulübün en sıkışık döneminde hiçbir fedakârlık göstermeyenlerin, bugün "Trabzonspor sevgisi" üzerinden kendilerine yeni bir hikâye yazmaya çalışmaları kamuoyunun takdirine bırakılmalıdır.
Çünkü bu camianın hafızası vardır. Ve o hafıza, yalnızca söylenenleri değil, en zor günlerde yapılan tercihleri de unutmaz. Trabzonspor'un ihtiyacı, parasını önceleyen insanlar değil; gerektiğinde parasını ikinci plana atıp armasını her şeyin üzerinde tutabilen Trabzonsporlulardır.
Gerisi ise sadece anlatılan bir sevda hikâyesidir.
SOYADI GİBİ SAPA SAĞLAM!
İnsanın kaderini doğduğu şehir değil, verdiği emek yazar.
Kimi doğduğu yerde kalır, kimi ise "Doğduğun yer değil, doyduğun yer" diyerek yollara düşer. Ama nereye giderse gitsin, memleketini de karakterini de yanında taşır.
İşte onlardan biri... Trabzon'un yağız delikanlısı, soyadı gibi sağlam bir duruşun sahibi Mustafa Sağlam.
Muğla'nın cennet köşesi Sarıgerme'ye öyle elini kolunu sallayarak gelmedi. Tırnaklarıyla kazıdı. Alın terini sermaye yaptı. Yılmadı, pes etmedi. Turizm ve inşaat sektöründe verdiği mücadeleyle adını saygıyla anılan iş insanlarından biri olmayı başardı. Çünkü başarı, tesadüfün değil; sabrın, emeğin ve karakterin eseridir. Türkiye'nin en gözde turizm merkezlerinden birinde işini büyütürken, dostluğunu da büyüttü. Kapısını sadece ticarete değil, gönül dostlarına da açtı.
Geçtiğimiz günlerde Sarıgerme'nin eşsiz güzelliğinde çok özel misafirleri vardı. Yılların devlet tecrübesini taşıyan, hemşerimiz eski vali Hüseyin Aksoy ile bacanağı, iş insanı Hakan Cavaş...
Denizin mavisiyle, çamların yeşilinin buluştuğu Sarıgerme'de hem hasret giderdiler hem de yoğun geçen günlerin yorgunluğunu attılar.
Bazen en değerli sofralar, en pahalı masalar değildir.
Samimiyetin olduğu yerde çayın tadı başka, sohbetin bereketi bambaşkadır.
Mustafa Sağlam'ın ev sahipliği de tam böyleydi...
Gösterişten uzak, dostluğa yakın...
İçten, sıcak ve Karadeniz insanına yakışır bir misafirperverlik.
Hayatta makamlar değişir...
Paralar kazanılır, kaybedilir...
Ama sağlam insanlar kolay yetişmez.
Çünkü bazı insanların kartvizitinden önce karakteri konuşur.
Mustafa Sağlam da onlardan biri...
Soyadı sadece nüfus cüzdanında yazmıyor.
Hayatına da, dostluğuna da, duruşuna da yakışıyor.
İşte asıl zenginlik budur... İnsan biriktirebilmek... Ve arkasından "Soyadı gibi adam..." dedirtebilmek.
DENİZ BİTMEDİ... BİTİRİLDİ!
Geçtiğimiz günlerde gazeteci meslektaşım Bekir Koca ve mahallemizin hafızalarından biri olan Kartal İlyas ağabeyle, İncirlik Camii'nin altında güzel bir sohbette buluştuk.
Konu, eskimeyen Trabzon'du...
Söz dönüp dolaşıp denize ve balığa geldi.
İncirlik Mahallesi'nde, Maraş Caddesi üzerinde mahallelinin "Dükkân Önü" dediği o köşede, balığın en bol olduğu yıllar bir bir canlandı gözümüzde. Mahalle sakinlerinin kimi "Baba", kimi de "Kartal İlyas" diye tanıdığı İlyas Hardaloğa'nın amcası, rahmetli Kamil Reis, denizden çıkan taptaze balıkları özenle tezgâha dizer, bağ yapardı. Kartal ise elindeki balığı müşterilere satmaya çalışırdı.
O günler sadece balığın değil, bereketin de bol olduğu günlerdi.
Sohbet ilerledikçe isimler döküldü hafızalardan...
Ayasofya'dan Faroz'a kadar kim karmak atardı, kim denizi avucunun içi gibi bilirdi, hangi havada mezgit nerede olurdu...
Hepsi tek tek anlatıldı.
Karmak denize bırakılırdı.
Saatlerce beklenmezdi.
Bir saat sonra çekildiğinde iğneler boş dönmezdi.
İri, kapkara sırtlı, kılçığı bile lezzet kokan mezgitlerle dolardı.
Çünkü deniz cömertti.
İnsan ise kanaatkârdı.
Govita Petrol Ofisi açıkları...
Panavra Akçaabat kıyıları...
Ada Orman Okulu'nun üst tarafları...
Bunlar sadece birer avlak değildi.
Her biri bir hatıraydı.
Bir çocukluktu.
Bir ömürdü.
O zaman deniz konuşurdu.
Şimdi ise sessiz...
O zaman ağlar umut taşırdı.
Bugün ise endişe...
Eskiden balığı biz aramazdık.
Balık bizi bulurdu.
Bugün koskoca Karadeniz'e bakıyoruz...
Ama sofraya koyacak balığı bulmakta zorlanıyoruz.
Peki deniz mi değişti?
Hayır...
Değişen biz olduk.
Denizi hoyratça kullandık.
Küçüğünü büyümeden avladık.
Büyüğünü yarını düşünmeden tükettik.
Karadeniz'in bereketini sonsuz sandık.
Oysa sınırsız olan yalnızca insanın hırsıymış.
Şimdi çocuklarımıza mezgit hikâyeleri anlatıyoruz.
Gösteremediğimiz balıkları tarif ediyoruz.
Hatıralar büyüyor...
Balıklar küçülüyor.
Bir zamanlar deniz sofraları doyururdu.
Bugün ise yalnızca özlemimizi doyuruyor.
Anlıyoruz ki kaybettiğimiz sadece balık değil...
Bir kültür...
Bir sabır...
Bir mahalle...
Ve Karadeniz'in o kendine has ruhu...
İnsanın içini en çok acıtan da bu zaten...
Hatıralarında hâlâ capcanlı yaşayan o bereketli denizin, gerçekte sessizliğe bürünmüş olması. Çünkü deniz bitmedi... Deniz, biz fark etmeden yavaş yavaş bitirildi.