İktidarı zorla ele geçirme hastalığı bizlere maalesef Osmanlı’dan miras kalmıştır. Zira Osmanlı döneminde 36 padişahın 12’si darbeyle tahttan indirilmiştir. İlk ve klasik örneklerini Yeniçeri ayaklanmalarında gördüğümüz bu kanlı isyanlar, zamanla yerini modern darbelere bırakmıştır.
Modern darbe denilince akla ilk olarak Kuleli Vakası gelmektedir. Kuleli Vakasının ardından 1876’da bu sefer Sultan Abdülaziz darbeyle tahttan indirilmiştir. Abdülaziz’i intihar süsü vererek katleden darbeciler, gerektiğinde bütün gelenekleri nasıl hiçe saydıklarını da böylece göstermişlerdir.
Darbe hastalığı bu sefer II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi sürecinde kendini göstermiş, darbeciler, farkında olmadan imparatorluğun da sonunu getirecek süreci böylece başlatmışlardır.
Cumhuriyet dönemine gelindiğinde Osmanlı’dan kalan bu zararlı alışkanlık varlığını muhafaza etmiştir. İktidarın sahibi olarak yalnızca kendilerini gören bu darbeci zihniyet, demokrasiyi amaç değil araç olarak görmüştür.
Bu anlayışın ilk somut örneği 1950 sonrası görülmüştür. Zira 1954 yılında kurulmaya başlayan cuntalar zamanla silahlı kuvvetleri sarmış ve 27 Mayıs 1960 gecesi Demokrat Parti iktidarına karşı kanlı bir darbe yapılmıştır.
Başbakan Menderes, Dış İşleri Bakanı Zorlu ve Çalışma Bakanı Polatkan’ın idamı ile sonuçlanan darbenin ardından birbirine giren cuntacılar bu sefer 1961 seçimlerinin sonuçlarını kabullenmeyerek iki kez daha aynı girişimde bulunmuşlardır. Başbakan İnönü’nün gayreti ile püskürtülen bu darbeler sonucunda Harp Okulu Komutanı Talat Aydemir idam edilmiştir.
1971 yılına gelindiğinde bu sefer iktidarı istifaya zorlayan cuntacılar, çeşitli terör olaylarına iştirak ettikleri gerekçesiyle Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını darağacına yollamaktan çekinmemişlerdir.
12 Eylül 1980’de ise siyasi tarihimizin en önemli günlerinden biri yaşanmıştır. TSK içinde emir komuta zinciri takip edilerek yapılan bu darbenin etkileri uzun yıllar devam etmiştir. 1983’de Turgut Özal’ın iktidara gelişine kadar devam eden bu süreçte farklı ideolojilerden birçok kişi idam edilmiş ve binlerce insan işkencelere maruz kalmıştır.
Darbe geleneğinin farklı bir versiyonu 28 Şubat 1997 günü yaşanmıştır. Muhafazakâr kesimi hedef alan bu darbe neticesinde iktidar zorla değiştirilmiş, toplumun bir kesimi hedef tahtasına konulmuştur.
15 Temmuz 2016 gecesi yaşananlar ise Türk siyasi tarihinde benzeri görülmemiş bir kırılma noktasıdır. Daha önceki darbelerden farklı olarak, bu kez milyonlarca vatandaş demokratik iradesine sahip çıkmak için meydanlara inmiş, canı pahasına darbe girişimine karşı durmuştur. Aynı şekilde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin tamamı darbecilerin yanında yer almamış; başta Birinci Ordu Komutanı olmak üzere çok sayıda komutan ve subay anayasal düzenin korunması için darbecilere karşı mücadele etmiştir.
O gece Türk milleti, bütün eksikliklerine rağmen demokratik düzenin her türlü vesayet ve askerî müdahaleden üstün olduğunu bir kez daha göstermiştir. Tankların önüne çıkan, kurşunlara göğsünü siper eden insanlar, yalnızca seçilmiş hükümeti değil, millet iradesine dayanan demokratik düzeni de savunmuştur. Bu yönüyle 15 Temmuz, Türk demokrasi tarihinin en önemli toplumsal direnişlerinden biri olarak hafızalardaki yerini almıştır.
Hain darbe girişiminin 10’ncu yılına girdiğimiz bu günlerde yaşananlardan gerekli derslerin çıkarıldığını ümit ediyor ve bu vesile ile 15 Temmuz şehitlerimizi rahmetle anıyorum.