Değer Üretmek Varken Gürültü Yapmak

Trabzonspor, futbolcu almayı değil futbolcu üretmeyi öğrenmişken… Biz hâlâ tabelaya bakıp konuşuyoruz. Ouali 5.5 milyon Euro’ya alındı.

Abone Ol

Bugün Avrupa’dan teklifler geliyor. 21 yaşındaki Brezilyalı Augusto 5 milyon Euro… Tam 12 takım sıraya girmiş. Batagov 2 milyon Euro… 20 takım takipte. Pina 3 milyon Euro onu isteyen 10 takım var.. Bu rakamlar tesadüf değil. Bu, doğru scoutın, sabrın ve futbol aklının sonucudur. Ama biz ne yapıyoruz? Daha ikinci yarı başlamadan “ilk üçe giremez” diye hüküm dağıtıyoruz. Sosyal medyada bir “çokbilmişler korosu” var. Yıkmakta ustalar. Beklemek yok, sabır yok, emek yok.

Hemen yerden yere vurmak var. Trabzonspor sadece bir skor takımı değildir. Trabzonspor bir kimliktir. Bazen şampiyon olur, bazen olmaz.
Ama değer üretir. Futbolcu yetiştirir, vitrine çıkarır, Avrupa’ya satar.

Bugün Avrupa’nın radarında olan bu oyuncular, yarın bu kulübün geleceğini kurtaracak. Asıl gurur duyulması gereken budur. Eleştiri başka şeydir, tahammülsüzlük başka. Unutmayalım… Büyük kulüpler her maçı kazanarak değil, doğru yolda yürüyerek büyür. Trabzonspor o yoldadır. Gürültüye değil, emeğe bakmak gerek.

MASADA DÜŞEN ŞAMPİYONLUK CEBİNDEN KALKAN BAŞKAN

Geçen hafta yazmıştım.
“İşkembeden atanlar, çokbilmişler” diye…

Bugün biraz daha gerçeği yazalım ki Trabzonspor taraftarı neyin ne olduğunu bilsin. 13 Ocak 2021’de kaleme aldığım bir yazının başlığı şuydu:
“Trabzonspor 9 Yıldır Bankalara Mahkûm Edildi, Ediliyor.”
Bugün o yazının neden yazıldığını daha iyi anlayanlar vardır.

2021–22 şampiyonluğu, sanıldığı gibi sadece sahada kazanılıp rafa kaldırılan bir kupa değildir. O kupa, masada düşüyordu.
Hem de son dakikada…

Transfer tahtasının kapanmasına saatler kala, Trabzonspor’un futbolcuları serbest kalmanın eşiğindeydi. Kulübün önünde koca bir uçurum vardı. O gün miktarı yazmamıştım. Bugün yazıyorum: 35 milyon Euro.

Dönemin başkanı Ahmet Ağaoğlu bu yükün altına girmedi. Seçim kararı aldırdı ve çekildi.
Aday bile olamadı.

Ve o anda biri çıktı.
Masaya değil, cebini masaya koydu.

Ertuğrul Doğan, Trabzonspor’un serbest kalmak üzere olan oyuncularını kurtarmak için 35 milyon Euro’yu kendi cebinden ödedi.
Kulübü iflastan, şampiyonluğu tarihten silecek bir felaketten çekip aldı.

Alınan seçim kararında ne oldu peki?
Doğan’dan başka aday çıkmadı.

Çünkü herkes biliyordu… O koltuk o gün cesaret isterdi, fedakârlık isterdi. Bugün sosyal medyada ahkâm kesenler, o gün yaşanan sessizliği bilmiyor. Bilmeyen konuşur. Bilen susar. Trabzonspor’un son şampiyonluğu sadece bir futbol başarısı değildir. Bir sorumluluk hikâyesidir. Bunu bilmeyen eleştirir. Bilen, saygı duyar. Ve bazı gerçekler vardır… Geç yazılır. Ama ağır yazılır.

BİR DENİZ GİTTİ BİR ÇOCUKLUK ARDINDAN BAKTI

Alt alta koydum iki fotoğrafı. Biri 1975… Çocukluğum orada duruyor. Dizleri yara bere, ayakları tuzlu, kalbi deniz kokan bir çocuk. Diğeri bugün. Aynı şehir, aynı sahil denilen yer… Ama başka bir hayat. Eskiden deniz vardı orada. Gerçek deniz. Uzunlu vardı, Osmanlı vardı, B.klu Kayalar… İsimleri bile samimiydi; insanın yüzüne bakar gibiydi. Çakıl taşlarının üstünde yalınayak yürürdük. Canımız acırdı ama umurumuzda olmazdı. Çünkü deniz çağırırdı. Düşe kalka, dizimizi kanata kanata koşardık ona. Yüzmeyi orada öğrendik. İlk kulaç, ilk korku, ilk cesaret… Su berraktı. Dalga temizdi. Deniz insana benzerdi. Bakardı. Sarardı. İçine alırdı. Şimdi bakıyorum yeni fotoğrafa… Deniz hâlâ orada gibi. Ama ruhu yok. Beton var. Dolgu var.
Gürültü var. Denizle şehir arasına bir duvar çekilmiş. Sanki deniz suç işlemiş gibi. Sanki bu şehre fazla gelmiş gibi. Son yirmi yılda Trabzon sahili yavaş yavaş gitti elimizden. Bir gecede değil. Bağıra çağıra değil.


Sessizce… İtiraz eden azdı. Sahip çıkan daha da az. Oysa burada sadece doğa yok olmadı. Bir şehrin hafızası silindi. Anılar gitti. Çocukların denize değdiği yerler… Balık tutulan kayalar… Midye pişirdiğimiz taşlar… Akşamüstü serinliği…Hepsi birer hatıra oldu. Bir fotoğraf karesine sıkıştı. Şehir dediğin sadece bina değildir. Şehir; denize girilen yerdir. Düşülen kayadır. İlk kulaçtır. Bunları alırsan geriye ne kalır? Bir tabela. Bir beton yığını.
Bir sessizlik. Yazık… Bu şehrin sahipsizliği, Denizin yalnızlığından belli.

BİR ANNENİN GÖZYAŞI DEVLETE AĞIR GELMEMELİ

Bir annenin sözleri tükenmeye başladıysa, orada artık hukuk değil, vicdan konuşmalıdır. Mehmet Murat Çalık’ın annesi hastane kapılarında ağlıyor.
84 yaşında bir anne…
Evladının yaşayıp yaşamayacağını düşünerek sabahlıyor.
Bu ülkenin defterinde bir anneyi böyle ağlatmak nerede yazar?

Yeter… Gerçekten yeter. Bu ülkede nice ağır suçlar işleyenler affedildi, kapılar açıldı. Ama Trabzon’un evladı Murat Çalık, ağır hastalık geçirmiş, yaşamı pamuk ipliğine bağlıyken hâlâ eziyet görüyor. Beylikdüzü’nün eski belediye başkanı, bir anne için hâlâ “eve dönemeyen çocuk.”

Adalet sadece ceza değildir. Adalet bazen “dur” demektir. Bazen “bu kadar da olmaz” diyebilmektir. Hastalıkla boğuşan bir insanı, annesinden, ailesinden koparmak ne kazandırır? Devlete güç mü katar, yoksa vicdanı mı eksiltir?

Yazık…
Günahtır…

Murat Çalık serbest kalmalı. Tedavisini evinde, ailesinin ve annesinin yanında sürdürmelidir. Bu bir lütuf değil, insanlık gereğidir. Yetkili kimse… Elini vicdanına koysun. Bir annenin feryadını duysun. Bu zulüm daha fazla uzamadan bitsin. Çünkü bir ülkeyi ayakta tutan şey demir kapılar değil, annelerin duasıdır.