“Türkiye Basının da, duayenlikten söz edilecek ise kayıtsız şartsız ilk sıraya yazılacak isimdir” diyerek devam edersem bir hakkın teslimini de yerine getirmiş olurum.
O ki, ekonomiden, ille de O’nun “Olmazsa olmaz” diye niteliği tarımdan söz etmeyi sürdürürsek o zaman Türkiye’de ilk ekonomisi olan DÜNYA’yı yayına soktuğunu da ilave etmemiz lazım. Hatta “Ekonomi Gazeteciliğini branş haline getiren ustadır” bile diyebiliriz.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı’nı yaptığını da hatırlatıp, kendisinden feyz aldığımız o kadar çok konu olmuştur ki.
Bundan tam 28 yıl önce “Tarım Olmazsa” başlığı ile yazdığı ve günümüzde Usta’nın velihatı diyebileceğimiz meslektaşımız Ali Ekber Yıldırım da, “O’nun yazdıklarınız üzerinden 28 yıl geçmiş olsa da sorunların pek değişmediğini, güncelliğini koruduğunu gösteriyor” dediği gerçekler var.
Bunun için Nezih Demirkent’in vefatına 3 yıl kala, 28 yıl önce ortaya koyduğu acı gerçeğin birkaç cümlesini “O günden bugüne değişen var mı?” diye sorarak paylaşsak yeter de artar bile.
İşte o acı ve gidişatı durmayan felaket yüklü gerçek:
*
“Bir tarihlerde kendi ihtiyaçlarını karşılayan Türkiye şimdi ele güne muhtaç hale geldi veya getirildi. Bunun bilinçli yapıldığını ileri sürenler bile var. Tarıma destek verdiklerini sananlar aslında köstek oluyorlar. Partizanlık ülkeyi sarınca üç beş kişinin cebine beş on kuruş koymayı yeterli görenler köylüyü perişan ettiler. Partizanlığın ciddi boyutlarda geliştiği bir ülkede ciddi konuların tartışılması düşünülemez. Türkiye tüketen toplum olsa da kendisi için gerekli olanı üretmelidir.”
İSRAF EKONOMİSİ…
Gerçek manada kalkınmanın ilk ayağı “ÜRETMEK” ise, en az onun da kadar da “İSRAF ETMEMEK” önemlidir.
Onun içindir, 1977-78 yıllarında Ticaret Bakanı olarak da görev yapan Agâh Oktay Güner’in (1937-2025), ilkine “İSRAF EKONOMİSİ”, ikincisine ise “VERİM EKONOMİSİ” adını vererek kaleme aldığı kitapları başucu eseri olarak kabul etmemiz.
Ama sakın ola ki, bugün verimden uzaklaşıp, israfı yaşam biçimi haline getirmiş bir toplumu olma yolunda zirve yapınca bunları başucu kitabı yaptık sanmayın.
Önceki gece kütüphanenin içine dalınca önüme 1977 baskısı İsraf Ekonomisi kitabı düştü. O günlerde ekmek ile okuma adına eşdeğer tutardık kitapları. Şimdi de aynıyız ya!
İsraf Ekonomisi’nin girişinde boş bir sayfanın tam ortasına, “…israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (Kur’an-ı Kerim 6-141) ayetini koyan Rahmetli Agâh Oktay Güner, adeta “Allah emrediyor. Siz ne yapıyorsunuz?” diye mesajı kestirmeden yolluyordu.
Yaşamın her alanına, gösteriş ve şatafatı koyup, önceliği üretime değil, ticarete verip, yan gelip yatma ile kalkınmaya çalışmanın sonucunun hüsran olduğunu kabul etmek için Allah’ın mesajını bile anlamayan bir millet-ümmet israf etmekten nasıl kurtulabilir ki? Hele kalkınma ve karın doyurmanın yeri itibara bırakılmış ise!
DÜNDEN BUGÜNE
Gazeteci kimdir?
Tek kelime ile “Kamuoyu adına hareket edendir.”
Toplum çıkarını daima kendi çıkarlarının üstünde tutandır.
“Ben” değil, “Biz” diyendir.
Uykuyu, koltuğu ve rahatlığı fazla sevmeyendir.
Uyurken bile başucunda kağıt kalem bulundurandır.
Eşi ve çocuklarından en fazla, "Bizi çok ihmal ediyorsun" sözlerini duyandır.
Heyecan ve stres nedeniyle kalp hastalıklarını en fazla taşıyandır.
Mesleğini, "Kulağımın duyduğunun hiçbirisine inanmam. Gözüm ile gördüğümün ise yarısına inanırım" anlayışı ile yapandır.
Dedikoduyu sayfalarına ve ekranlarına almayandır.
Düşünmeyi, Tanrı'nın verdiği en büyük özellik, okumayı bir ayrıcalık, araştırmayı ise gerçeği bulmak sayandır.
Zorluklardan yılmayan, güçlüklerin başarının değerini artırdığını bilendir.
Makam hastalığına yakalanmayan, önemli değil, değerli olmayı kavrayabilendir.
Uğur Mumcu’nun; "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar" diye tarif ettiklerini hiç ama hiç sevmeyendir.
Ukalalığı sadece bulmaca çözerken kareleri doldururken yazabilendir.
Demokrasiyi "Başkasının hakkına saygı duymak "olarak tarif edendir.
Tek bir kimseye yapılan adaletsizliği, bir topluma yapılmış kabul edip, bireyi toplumun temeli görendir.
Olayların içine, can güvenliği bulunmamasına rağmen silahı olan fotoğraf makinesi ve kamerası ile dalandır!
"Önce insanım, sonra gazeteciyim" derken bile, farkında olmadan meslek güdüsünü ilk sıraya koyacak kadar işi ile kendisini özleştirendir.
Fotoğraf makinesi ve kamerasına rehber yaptığı gözü ile "Taş Kalpli" misali olayları kaydederken, duygusallığı gözyaşlarını içine akıtarak yaşayandır.
Silaha ve şiddete tutkun insanların çoğunlukta olduğu bir dünyada, kalemi, daktiloyu, bilgisayarı tek savunma aracı bilendir.
Sevmeyi, yağmurla yoğrulmuş en verimli toprak gibi hissetmesine rağmen, bunu ifade etme şansı pek fazla bulamayandır.
"Her gün Dünya yeniden kurulur" anlayışı ile seher vaktiyle "Merhaba" diyen güneşin, yeni bir başlangıç olduğunu yazılarına dökendir.
"Sevecenlikten daha büyük bilgelik bulabilir misiniz?" sorusuna net bir şekilde "Hayır" diyebilendir.
Asla bir kişiye, bir gruba, bir zümreye, bir tarikata, hatta bir topluma, tarafsızlığını kaybedecek kadar köle olmayandır.
Bir yerlere gelmek için birilerinin sırtına basmanın, başkalarını aşağılamanın doğru olmadığını bilendir.
Ezcümle; GAZETECİ: "Büyük karakterlerin başlıca belirtisi, doğru, onurlu ve çalışkan olmaktır" anlayışına hizmet eden TOPLUM SAVAŞCISIDIR.
*
NOT:
Bu yazı 19 Mart 2000 tarihinde, yani mesleğin yozlaşmaya, dalkavuklar, yalakalar ve medya maymunlarının daha da artmaya başladığı zaman diliminde uyarı amaçlı olarak kaleme alınmıştır.
Ama ne yazık ki, mesleğin bugünkü ahvale dönüşmesini engellemeye zırnık kadar etki edememiştir!
KISSADAN HİSSE
Ankara’da binaların önünü süpürmekte olan çöpçü çıkan rüzgârla birlikte sokaktaki kağıtların savrularak, Devlet Bakanlığı’nın penceresinden içeri girdiğini görünce, telaşla fırlamış ve özel kaleme gitmiş.
“Kağıtlar rüzgardan bakanın odasından içeri girdi”, der demez özel kalem müdürü apar topar Bakanın yanına gitmiş:
“Efendim, kağıtlar masanızın üzerine…” demeye kalmamış. Bakan:
“Al evladım ben onları imzaladım, demiş!