Dilimiz hasta ama kimse doktora götürmüyor. Çünkü herkes “Bir şey olmaz, geçer” modunda. Oysa geçmiyor; aksine yayılıyor. Grip gibi değil bu, daha çok kronik bir “kelime eksikliği sendromu”.
Türkçede kelime kalmadı sanırsınız. Sanki hepsi valizini toplamış, yurt dışına yerleşmiş.
“Beğendim” demek zor gelmiş olmalı ki:
— Like attım.
“Katılıyorum” çok uzun bulunmuş:
— Aynen.
“Acele etme” yerine:
— Chill ya.
Dilimiz adeta Erasmus’a gitti ama geri dönmedi.
En trajikomik olanı da şu: Yabancı kelime kullanınca daha “havalı” olduğumuzu sanıyoruz. Oysa kelime yabancılaştıkça düşünce de göç ediyor. Beyin pasaport soruyor, kelimeler vize alamıyor.
Sosyal medya dilimize bir şey yaptı ama ne yaptığını tam anlayamadık.
“Selam” → slm
“Tamam” → tmm
“Nasılsın?” → nbr
Biraz daha kısaltsak nefes almayı da harflerden çıkaracağız.
Yakında sadece göz kırpacağız…
Noktalama işaretleri ise tamamen işsiz kaldı.
Virgül? Emekli.
Nokta? Küsmüş.
Soru işareti? Kimliğini kaybetmiş.
Cümlelerimiz de tıpkı sabrımız gibi yarım. Düşünmeden yaz, yazdıktan sonra düşünme. Hızlı ol ama anlamlı olma, gerek yok.
Eskiden “hayret”, “teessüf”, “memnuniyet”, “keder” vardı. Şimdi hepsi tek kelimede birleşti. Duygular toplu taşımaya geçti.
Kelime azaldıkça duygular da minimal hayata geçti. Az eşya, az kelime, az empati. Ama bol bol “trip”.
Bir de toplantı dili var.
Türkçe konuşuluyor ama Türkçe anlaşılmıyor.
— “Bu projeyi biraz revize edelim, sonra feedback alıp finalize ederiz.”
Bu cümlenin Türkçesi şudur:
— “Bir daha bakalım.”
Ama hayır, “bir daha bakalım” yeterince ciddi değil. Ciddiyet yabancı kelimeyle geliyor sanıyoruz.
Türkçe bağırmıyor, kavga etmiyor. Sadece şunu söylüyor:
“Beni biraz ciddiye alın.”
Bir kelimeyi doğru yazmak,
Bir cümleyi özenle kurmak,
Bunlar devrim değil, nezaket.
Bir zamanlar günlük hayatın doğal parçası olan nice kelime, artık “eski”, “ağır” ya da “gereksiz” görülerek terk edilmektedir. Yerlerine ya yabancı kökenli kelimeler ya da anlamı bulanık, içi boş ifadeler yerleşmektedir. “Tamam” demek yerine “okey”, “merhaba” yerine “selamlar”, “beğendim” yerine “like attım” denmesi, sadece bir tercih meselesi değildir; bu, düşüncenin yön değiştirmesidir. Elbette hiçbir dil tamamen saf değildir; diller etkileşimle zenginleşir. Ancak mesele, kelime almak değil; düşünmeden taklit etmektir. Kendi kelimesi dururken yabancısını tercih etmek, zenginlik değil özgüven kaybıdır.
Daha tehlikelisi ise kelime hazinesinin daralmasıdır. Aynı üç-beş kelimeyle her duyguyu anlatmaya çalışmak, insanın iç dünyasını da yoksullaştırır. Kelime azalınca, duygu sığlaşır; duygu sığlaşınca empati zayıflar. Bir toplumu ayakta tutan ince duygular, kelime yokluğunda sessizce kaybolur. Dilini hor gören bir toplum, bir süre sonra kendini de ciddiye almamaya başlar. Kelimeler basitleşince insanlar da birbirini basite alır.
Dil süslendikçe düşünce sadeleşiyor. İç boşalıyor ama dış parlıyor. Türkçeyi korumak, sadece dilcilerin ya da öğretmenlerin görevi değildir. Bu, bir milletin kendine saygısının göstergesidir. Her doğru yazılmış kelime, her özenle kurulmuş cümle; kültüre atılmış küçük ama kıymetli bir imzadır….