Doğan Yazdı, Salah İmzaladı

Futbolda bazı hamleler vardır… Sadece transfer değildir. Bir mesajdır, bir duruştur, bir meydan okumadır. Trabzonspor’da yaşanan Muhammed Salah hamlesi tam da böyle bir etki oluşturdu. Başkan Ertuğrul Doğan, futbol dünyasının alışılmış dengelerine karşı cesur bir adım attı ve “Trabzonspor’un hedefleri büyük” mesajını tüm dünyaya verdi.

Abone Ol

Herkes hesap yaparken, herkes şartları konuşurken Trabzonspor yönetimi büyük düşündü. İngiltere Premier Lig’de yıllarca fırtına gibi esen, attığı gollerle milyonların hafızasına kazınan Mısırlı yıldız Muhammed Salah’ın bordo-mavili forma ile anılması bile futbol gündemini değiştirmeye yetti.

Çünkü bazı isimler sadece futbolcu değildir.

Onlar bir kulübün vitrini, şehrin gururu, taraftarın hayalidir.

Papara Park’ta Salah’ı izlemek, onun attığı gollere tribünden tanıklık etmek düşüncesi bile Trabzonspor taraftarının heyecanını zirveye taşıyor. Çünkü bu şehir daha önce de büyük yıldızları ağırladı.

Groh’un zarafeti, Paff’ın kalitesi, Olsen’in mücadelesi, Colman’ın karakteri, Sosa’nın ustalığı, Pepe’nin tecrübesi, Hamsik’in futbol aklı, Şota’nın golcülüğü ve Sörloth’un fırtınası… Hepsi Trabzonspor tarihinin unutulmaz sayfalarında yerini aldı.

Şimdi o sayfalara yeni bir dünya yıldızı ekleniyor.

Muhammed Salah transferi sadece sportif bir başarı değildir. Bu hamle, Trabzonspor’un marka değerini yükseltecek, kulübün adını dünyanın dört bir yanında daha fazla duyuracak tarihi bir adımdır. Milyonlarca futbolseverin gözü artık Karadeniz’e daha fazla çevrilecektir.

Başkan Ertuğrul Doğan’ın vizyonu burada bitmiyor. Çünkü büyük düşünen kulüpler, büyük hayaller kurar. Salah’ın yanına başka yıldızların gelmesi de artık kimse için sürpriz olmaz. Belki de dünya futbolunun önemli golcülerinden, Belçika’nın dünyaca ünlü santraforu Romelu Lukaku gibi bir isim de bu büyük hikâyenin parçası olur.

Ama unutulmaması gereken bir gerçek var:

Dünya yıldızlarını getirmek kadar önemli olan, o yıldızların arkasında dünya çapında bir taraftar desteği oluşturmaktır.

Tribünler dolacak, kombineler alınacak, formalar omuzlarda taşınacak. Çünkü büyük transferleri büyük yapan, sadece imza törenleri değil; o futbolcuyu bağrına basan taraftardır.

Trabzonspor bugün sadece bir kadro kurmuyor. Bir hayal kuruyor.

Bir şehir yeniden ayağa kalkıyor. Ve belki de yıllar sonra bu dönem için şu cümle söylenecek: “Bir başkan inandı, bir şehir kenetlendi ve Trabzonspor yeniden dünyaya adını duyurdu.”

VEFA SAHİPSİZ DEĞİLDİR

Bazı geceler vardır... Işıkları söner ama izleri kalır. Trabzonspor'un kuruluş yıl dönümünde Divan Kurulu Başkanı Mahmut Ören ve çalışma arkadaşlarının hazırladığı anlamlı organizasyon da işte böyle bir geceydi.

Çünkü büyük kulüpler sadece attıkları gollerle büyümez.

Geçmişine gösterdiği saygıyla büyür.

Vefasıyla büyür.

Karakteriyle büyür.

Trabzonspor'un gerçek gücü kupalarında değil, milyonların yüreğinde taşıdığı sevgidedir. Bu arma, yalnızca bir forma üzerinde durmaz.

İnsanların vicdanında, hafızasında ve dualarında yaşar.

Dününe sahip çıkamayanın yarını olmaz. İşte bu yüzden o gecede verilen en büyük mesaj; geçmişi alkışlamak değil, ona sahip çıkmaktı.

Mahmut Ören ve çalışma arkadaşları, sadece bir organizasyona imza atmadılar.

Trabzonspor'un hafızasına saygı duruşunda bulundular. Böylesi zamanlarda alkış, yapılan işe değil... O işi yaparken gösterilen yüreğe yakışır. Çünkü bazı insanlar makam bırakır... Bazıları iz bırakır.

Ve unutulmasın... Vefa, en büyük şampiyonluktur.

1966 YILI UNUTULAMAZ

Bazı tarihler vardır; üzerinden yıllar geçse de silinmez. Çünkü onları takvimler değil, vicdanlar yaşatır. Trabzonspor denildiğinde akıllara hemen 1967 gelir. Bordo-mavili forma, şampiyonluklar, Anadolu'nun futbol devrimi… Hepsi doğrudur. Ama her destanın bir başlangıcı vardır.

Trabzonspor destanının ilk satırı ise 1966 yılında yazılmıştır.

Kırmızı-beyaz renklerle...

İnançla...

Cesaretle...

Ve büyük fedakârlıklarla...

Bugün milyonların gurur duyduğu Trabzonspor, bir gecede ortaya çıkmadı. O büyük yürüyüşten önce verilen emek, gösterilen irade ve ortaya konulan cesaret vardı. Çünkü hiçbir çınar, toprağa düşen ilk tohum olmadan büyüyemez.

1966 yılında, şehrimizin tanınmış iş insanlarından ve aynı zamanda İdmangücü yöneticilerinden Osman Genç'in maddi desteğiyle Trabzonspor'un ilk kuruluşu gerçekleştirildi. Bu, sıradan bir kulüp kuruluşu değil; Trabzon'un ortak idealinin ilk adımıydı. O günlerde sadece maddi destek değil, büyük bir hukuk ve organizasyon mücadelesi de verildi. İşte bu mücadelenin en önemli isimlerinden ikisi, rahmetli Sabit Sabır ile Tarık Kafkas oldu. Kuruluşun hukuki prosedürlerini hazırlayan, resmî işlemleri yürüten ve Trabzonspor'un doğuşuna emek veren bu iki isim, kulüp tarihinin sessiz kahramanlarıdır.

Bir yıl sonra gerçekleşen İdmanocağı birleşmesiyle bordo-mavili kimlik doğdu ve Trabzonspor, Türk futbol tarihine adını altın harflerle yazdıracak büyük yürüyüşüne başladı.

Ancak bir gerçeği değiştirmek mümkün değildir:

1967, büyüyen ağacın gövdesidir.

1966 ise o ağacın köküdür.

Kökü görmezden gelenler, gövdeyi de eksik anlatırlar.

İlk adımı unutanlar, büyük yürüyüşün nasıl başladığını da anlatamazlar.

Bu nedenle 1966'yı hatırlatmak, 1967'nin değerini azaltmak değildir.

Tam tersine… 1967'yi daha anlamlı hâle getiren sağlam temeli göstermektir. Bugün her yıl 2 Ağustos'ta Trabzonspor'un kuruluş yıl dönümü büyük bir coşkuyla kutlanıyor.

Ancak o kutlamalarda, 1966 yılında atılan ilk adımın; Osman Genç'in fedakârlığının, rahmetli Sabit Sabır'ın hukuk mücadelesinin ve Tarık Kafkas'ın emeğinin de aynı saygı ve vefayla anılması gerekir.

Çünkü tarih sadece kupaları kazananları değil, o kupalara giden yolu açanları da yazar. Vefa, alkışı sadece sahnedekine değil, perdeyi açana da göstermektir. Trabzonspor'un gerçek tarihi eksiksiz anlatılacaksa, 1966 yılı da hak ettiği yeri almalıdır.

Çünkü bazı tarihler unutulmaz.

Bazı emekler silinmez.

Ve bazı isimler vardır ki…

Onlar anıldıkça tarih tamamlanır.

Rahmetli Sabit Sabır…

Tarık Kafkas…

Ve 1966'da ilk kıvılcımı yakan bütün Trabzonspor sevdalıları… Onlara vefa göstermek, Trabzonspor'un geçmişine duyulan saygının en güzel ifadesidir. Çünkü bir çınarı yaşatan sadece dalları değil, görünmeyen kökleridir. Ve o köklerin adı… 1966'dır.

MAKAM DEĞİL İZ BIRAKANLAR KONUŞULUR

Kimi insanlar görev yapar, kimi ise görevine değer katar. Aradaki fark yıllar geçse de unutulmaz. Çünkü makamlar geçicidir; geriye kalan ise bırakılan izdir. Devlet yönetiminde de böyledir. Bir koltuğu sadece doldurabilirsiniz ya da o koltuğu üretimin, yatırımın ve başarının merkezi hâline getirebilirsiniz. İşte gerçek yöneticilik tam da burada başlar.

Trabzon'un köklü balıkçılık ailelerinden gelen, dededen babaya uzanan mesleğini başarıyla sürdüren iş insanı Recep Denizer'in sözleri bunun en somut örneğiydi. İhracattaki başarısını anlatırken kendisini değil, o başarının görünmeyen mimarlarını öne çıkardı. Trabzon Tarım İl Müdürü İsa Kaplan'ın bilgi birikimini, tecrübesini ve yol göstericiliğini anlattı. Aslında bu sadece bir teşekkür değildi; liyakatin sessiz ama güçlü tarifiydi.

Çünkü "Avrupa'ya neden daha az ihracat yapıyoruz, bunu nasıl artırabiliriz?" diye düşünen bir bürokrat, mesaisini tamamlayan değil, şehrin geleceğine mesai harcayan bürokrattır. Evrakla değil hedefle ilgilenen anlayış, üretimin de ihracatın da önünü açar. Elbette bu başarı tek başına oluşmaz. Sayın Vali Tahir Şahin'in desteğiyle ortaya çıkan uyum, kamu ile özel sektörün aynı hedefe yürüdüğünde neler başarabileceğini gösteriyor. Sonuçta konuşan sadece rakamlar değil; doğru planlama, ortak akıl ve samimiyet oluyor.

Trabzon'un su ürünleri sektörü bugün sahip olduğu potansiyelin çok daha fazlasını hak ediyor. Bunun yolu ise çalışanı desteklemekten, üreticinin önündeki engelleri kaldırmaktan ve işini hakkıyla yapan insanlara değer vermekten geçiyor.

Çünkü şehirleri yalnızca yatırımcılar büyütmez. O yatırımların önünü açan, çözüm üreten, vizyon koyan yöneticiler de en az yatırımcı kadar değerlidir. Makamlar gelir geçer. Alkışlar da bir gün diner. Ama emeğe değer verenler, başarıyı paylaşanlar ve bulundukları şehre iz bırakanlar daima hatırlanır. Ve unutmayalım... Makam değil, iz bırakanlar konuşulur.

PARAYLA DEĞİL BEYAZ EŞYALARA TRANSFER OLAN ADAM!

Salı günü yine düştük Faroz'un yoluna...

Faroz öyle bir mahalledir ki...

Denizi konuşur, insanı susturur.

Bir çay içersin, kırk yıl öncenin hikâyesi gelir oturur masana.

Çok sevdiğim Osman abi başladı anlatmaya.

"Ula," dedi...

"Şimdiki topçular daha topa vurmadan milyonları sayıyor ya...

Bizim Gamış Orhan vardı...

On bir kere transfer oldu, bir kere olsun para görmedi."

İşte hikâye de orada başladı.

Gamış Orhan...

Amatör futbolun alın teri...

Mahallenin evladı...

Formayı para için değil, sevda için giyen adamlardan biri...

Tam 11 transfer...

Ama cebine giren bir tek banknot yok.

Her gittiği kulüp, "Orhan'ın evinde ne eksik?" diye bakardı.

Bir transferde buzdolabı...

Bir transferde yatak odası...

Bir transferde merdaneli çamaşır makinesi...

Bir transferde misafir odası takımı...

Adam futbol oynaya oynaya ev dizmiş.

Şimdi düşünün...

Bugün imzaya kalem vurulmadan banka hesapları kabarıyor.

O günlerde ise imza atılınca bir annenin yüzü gülüyordu.

Bir evin eksiği tamamlanıyordu.

İşte fark buydu...

Eskiden futbol para kazandırmazdı.

Adam kazandırırdı.

Ama Gamış Orhan'ın transferinde değişmeyen iki şart varmış.

Beş koli parmak bal...

Bir de tüplü çikolata...

Onlar gelmeden iş tamam olmazmış.

Şimdi bu satırları yazarken gülümsüyorum.

Çünkü o yılların insanı, tatlıyı bile paylaşarak yerdi.

Şimdinin insanı servetini paylaşamıyor.

Biz neyi kaybettik biliyor musunuz?

Buzdolabını değil...

İnsanı...

Mahalleyi...

Sözü senet bilen adamları...

Transferi para değil, dua olan futbolcuları...

Faroz'un rüzgârı bugün yine aynı esiyor.

Ama o rüzgârın peşinden koşan adamlar birer birer eksiliyor.

Geriye ise sadece anlatılan hikâyeler kalıyor.

Ve bazı hikâyeler...

Altından daha kıymetli oluyor.

Çünkü Gamış Orhan, parayla zengin olmadı.

Hatıralarla zengin oldu.

Bugün milyonları olanların adını yarın kimse hatırlamayacak belki...

Ama bu mahallede... "On bir transfer yaptı, cebine para girmedi..." diye başlayan bir cümle kurulunca... Herkes bilecek ki o adamın adı Gamış Orhan'dı.

Bazı insanlar servet bırakır... Bazıları ise mahalleye anlatılacak hikâye...

İnanın bana... Hikâyesi olan adam, serveti olan adamdan daha zengindir.