Doğanın Son Uyarısı

Bu yaz mevsimi bize bir kez daha gösterdi ki; dünyada iklim değişikliği artık ciddi anlamda yaşanıyor. Artık sadece “mevsimler değişiyor” demek yeterli değil. Çünkü iklim değişikliği, geleceğin değil, bugünün gerçeği haline geldi.

Abone Ol

Dünyanın her yerinde; bir yanda kavurucu sıcaklar, diğer yanda günlerce süren orman yangınları… Kuruyan barajlar, azalan su kaynakları ve her geçen gün daha fazla hissedilen kuraklık… Bunun yanında sel ve heyelan riskini artıran kısa sürede düşen aşırı yağışlar, şiddetli fırtınalar… Bunların tamamı doğanın bize verdiği en açık uyarılardır.

Artık yaşanan her doğal afet, yalnızca meteorolojik bir olay değil; aynı zamanda insanlığın doğayla kurduğu ilişkinin de bir sonucudur. Doğanın dengesini korumak, yalnızca çevreyi değil; ekonomiyi, tarımı, sağlığı ve gelecek nesillerin yaşam kalitesini de korumak anlamına gelmektedir.

Türkiye, Akdeniz iklim kuşağında yer aldığı için iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkeler arasında yer alıyor. Son yıllarda yaz aylarında sıcaklık rekorları kırılıyor. Birçok bölgede termometreler alışılmışın çok üzerine çıkarken, ormanlarımız da her yaz büyük yangınlarla mücadele ediyor. Yanan yalnızca ağaçlar değil; toprağın bereketi, binlerce canlının yaşam alanı ve gelecek nesillere bırakacağımız doğal miras da kül oluyor.

Kuraklık ise her geçen gün sessiz ama etkisi çok daha derin hissedilen bir tehlike… Yağış düzeninin değişmesi, su kaynaklarının azalması ve tarımsal üretimin olumsuz etkilenmesi, önümüzdeki yıllarda gıda güvenliğinin tehlike altında olduğunu gösteriyor. Bugün suyu israf eden toplumlar, yarın suyu bulmakta zorlanan toplumlar hâline gelebilir.

İklim değişikliği yalnızca çevrecilerin ya da bilim insanlarının konuştuğu bir konu olmaktan çıkmıştır. Bugün soframıza gelen ekmekten içtiğimiz suya, tarımdan ekonomiye, sağlıktan şehirlerin geleceğine kadar hayatın her alanını doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle atılacak her doğru adım, aslında gelecek nesillere bırakılacak en değerli miraslardan biridir.

Peki ya Trabzon? Karadeniz denildiğinde çoğumuzun aklına yemyeşil ormanlar, bol yağış ve su zengini bir şehir gelir. Ancak iklim değişikliği Trabzon’u da yavaş yavaş etkisi altına almaya başladı.

Mevsimlerin dengesi bozuluyor; bazı dönemlerde uzun süren sıcak hava dalgaları yaşanırken, bazı zamanlarda ise kısa sürede etkili olan aşırı yağışlar sel ve heyelan riskini artırıyor. Fındık, çay ve diğer tarımsal ürünler de bu değişimden doğrudan etkileniyor. Yıllardır alışık olduğumuz iklim düzeni artık eskisi gibi işlemiyor.

Trabzon’un en büyük zenginliği doğal güzellikleridir. Uzungöl’den Sümela’ya, Sera Gölü’nden yaylalarına ve ormanlarına kadar sahip olduğu eşsiz doğa, yalnızca turizmin değil, aynı zamanda geleceğimizin de güvencesidir.

Bu nedenle “Trabzon’da Şehirleşme Politikalarının” doğayı koruyacak şekilde planlanması, dere yataklarının korunması, yeşil alanların artırılması ve su kaynaklarının bilinçli kullanılması artık bir tercih değil, zorunluluk haline gelmiştir. Medeniyet adı altında yeşili, ağaçları yok edip her yeri betonlaştırmak, ileride çok daha ciddi sorunları beraberinde getirecektir.

İklim değişikliğiyle mücadele yalnızca devletlerin görevi değildir. Bürokrasi, yerel yönetimler, kurumlar ve halk… Bu mücadelenin herkes tarafından sahiplenilmesi gerekir. Bu, her şeyden önce bir vatandaşlık görevidir.

Evimizde boşa akan bir musluğu kapatmak, gereksiz elektrik tüketiminden kaçınmak, bir ağacı korumak ya da yeni bir fidan dikmek de bu mücadelenin önemli bir parçasıdır. Çünkü büyük değişimler, küçük adımlarla başlar.

Bugün doğa belki de ilk kez bu kadar yüksek sesle bize sesleniyor. Eğer bu uyarıları görmezden gelirsek, yarının en büyük mirası düzenlenmiş beton yığınları değil; susuzluk, kuraklık ve yaşanması zor şehirler olacaktır.

Doğayı korumak; aslında kendimizi, çocuklarımızı, geleceğimizi, şehrimizi ve vatanımızı korumaktır. Çünkü insan, doğaya rağmen değil; doğayla birlikte yaşayabildiği sürece geleceğe güvenle bakabilir.