Dün; “400’e Satmayın!” Bugün; “400’ü Bekleyin!”

Başta oturdukları ZO’ların koltuklarını adeta “Ölene kadar kimseye bırakmama” yemini edenler olmak üzere, hesabı-kitabı kendine göre yapanların fındık için zikrettikleri “400’leri” hatırlayınca “Gel de yazma” bakayım!

Abone Ol

“Hangi 400?” diye soruyor iseniz, sezon başındaki ile şimdiki “400 TL”den söz ediyorum!

Sezon başındaki 400 ne idi?

Fındığın fiyatı 350-360’ı gördüğünde, “Sakın satmayın. 400 lira olacak bekleyin.” demişlerdi.

Şimdi “400” dedikleri ne?

Fındığın fiyatı tepe taklak olmuş! 300’ü düşmüş!

Gerçek üreticinin elinde nerede ise fındık kalmamış.

Hemen hemen hepsi tüccarın deposunda yerini almış!

Ama bunlar vatandaşın, “360’a satmadık dane oldu?” isyanına rağmen aynı teraneyi sürdürmeye devam ediyorlar!

“400’ü bekleyin.”

Adeta hemen hemen her yıl gösterime soktukları sinemanın afişi gibi!

Çünkü bunların “Satmayın, bekleyin” afişleriyle filmlerini o kadar çok seyrettik ki!

Afişi her gördüğünde sinemaya gidenlere aynı filmi izlettiriyorlar. Gerçi bunlara inanıp, izleyenlere ne demeli? O da ayrı bir konu!

Ancak, bunlara, yani ben diyeyim “köylü”, siz söyleyin “çiftçi” adına yasalarla tescilli kuruluşlarda görev yaparken, bu tür söylemler ile üreticileri öyle veya böyle zarar ettirenler için daha önce de yapılmış yasal bir öneriyi tekrar hatırlatalım: “Mahkemeye verin. Kazanırsınız.”

KÖY İÇİN, GEÇ KALMADINIZ MI?

Bu ülkede, “Apartman. Toplu konut. Kentsel dönüşüm. TOKİ”den dem vurulduğunda akla gelen isimlerin başında tereddütsüz Erdoğan Bayraktar gelir.

Müteahhitlikten tutunda, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na kadar betondan konut inşa etmenin, bunları da şehirlerin göbeğine kondurmanın her aşamasında yer almış bir isimdir Sayın Erdoğan Bayraktar.

Gerekli mi idi? Hiç şüphesiz!

Ama kaynakları tarımsal ve sanayi üretimi yerine konutlara bu denli aktaracak kadar değil!

Hele hele, Turgut Özal ile başlayıp, AK Parti hükümetleri ile zirve yapan kırsaldan, köylerden kentlere insan akınını, göçü teşvik edecek kadar hiç değildi!

Her ne kadar ister istemez akıllara, “Daha önceleri neredeydiniz?” sorusunu getirip, “Atı alanın Üsküdar’ı da geçtiğini” hatırlatsa da, “Zararın neresinden dönülürse kârdır” diyerek Sayın Bayraktar’ın epeyce geç de olsa önerisi dikkate alınmalı, değerlendirilmelidir.

Geçen hafta, “Türkiye’de 36 milyon konut var” gerçeğini dillendiren Erdoğan Bayraktar’a katkı olsun diye, Trabzon’da yayla, köy ve kentlerdeki ev sayısının nüfus ile hemen hemen aynı olduğu, yani kundaktaki bebekten, bir ayağı mezara girmekte olan en yaşlısına kadar kişi başına bir konut düştüğünü belirtelim.

Yalnız, Sayın Bayraktar’ın “Kentlerde ne varsa, köylere de yapılmalı. Artı, köye dönene para verilmeli” önerisinin “Bedava sirkeyi baldan tatlı sayan” anlayıştaki bir toplum için geçerli olacağı da aşikardır!

Hele hele, bu söylemde “Tarım ve hayvancılık sektörü de desteklenerek bu uygulama yapılabilir” önerisi var ki, işte buna “Bir tuğla ile iki ev yapmak” da denebilir ki, çok ama çok doğrudur.

VATANDAŞIN ÜST GEÇİT UYARASI…

Karayolları üzerindeki üst geçitler ile kenarlarındaki direklere yasalara aykırı olarak asılan pankart-afişlerin kazalara sebebiyet verdiğini yazıp, herkesi göreve davet ediyor olsak da, yetkili ve etkililerden “gık” çıkmıyor!

Dahası, “Cemaat ne derse desin, imam bildiğinden şaşmıyor!”

Bu durumda bize de papağan gibi tekrarlayıp durmak kalıyor!

Ama hassasiyet sahibi okuyucular da yok değil.

Asılan pankart ve afişlerin bırakın okunmasını, rüzgârda kopması halinde bile direkt çevre yolu üzerine düşüp, aşağıdan oldukça hızlı giden araçların da kaza yapmasına neden olduğunu söyleyen okurumuz "Yasalar uygulanmalı, bunlar kaldırılmalıdır” diyerek şunları ekliyor:

“Hiç kimse duyuru için araçların kaza yapmasına ve insanların hayatlarını kaybetmesine neden olamaz. Olursa hesabını vermelidir.”

AYNADA GÖRMEK…

Kimisi karşısına geçip; Nuri Sesigüzel’den;

“Aynaya baktım saç beyaz olmuş

Neden bu rengim sararmış solmuş” türküsünü,

Kimisi de Salim Dündar’dan;

Hüznüm sizde görünür
Saçım beyaz bürünür” şarkısını dinler!

Kimileri de aynaya bakarlar da, kendilerini göremezler!

Çünkü önemli olan ayna ile temaşa etmek değil, baktığında içini görebilmektir!

Mevlâna’nın dediği gibi: “Aynalar iki türlüdür. Yüzünü görmek isteyen cama, özünü görmek isteyen cana bakar.”

DÜNDEN BUGÜNE

Al benden eski Türkiye…

Bugüne hak etmediği payeyi vermek için bizim gibi yaşı yarım asrı aşmış olanlara da güya “kötü günler” imiş gibi anlatılması için yapılan “Emekliler eski Türkiye’yi anlatsın” çağrısına ben hemen katılıyorum!

Ve de tek cümle ile “Eskinin yokluğu, bugünün varlığından bin kat daha yeğdir” diyorum!

Yarattıklarından iki ayaklılara “İnsan” payesi verip, “kul” sayan Cenab-ı Allah ile O’nun; “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim” diyen Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa’nın emirlerinden baktığımızda “Bugünkü tablonun eskiye rahmet okuttuğunu” da üzerine basa basa tekrarlamamak mümkün mü?

Ve de tek acı bir gerçeği ifade etmemek:

“Eski Türkiye’de, bu kadar parada, riyakârlık yoktu.”

Ya da, 40 yıl önce emekli olmuş vatandaş Temel’in dediği gibi:

“Benim babam 10 çocuğa bakardı. Ben 3 çocuğa bakamıyorum!”

16 Aralık 2015

BİR KİTAP

Beyaz Kitap

Seçme Fıkralar Antolojisi’nden 1958 baskısı BEYAZ KİTAP…

Basından, Bedii Faik, Doğan Nadi, Çetin Altan, Şinasi Berker, Ziya Hanhan, Ayhan Yetkiner, Ertuğrul Şevket ve Kemal Onan’ın yaşanmışlıklardan derlediği fıkralardan oluşan ebadı küçük, içeriği büyük 46 sayfalık eserde, dönemin siyaseti ve siyasetçileri ile ilgili ilginç ve bir o kadar da düşündürücü fıkralar yer alıyor.

“Galatasaray Şampiyon” başlıklı, kıssadan hisse denebilecek bir fıkra:

Biz de spor hayatı nedense, demokrasi hayatına tıpa tıp uyuyor.

Sporda da Saraylar ve Bahçeler en önde!

Adalet ve Emniyet en sonda!

KISSADAN HİSSE

Camiye mi? Namaza mı?

Harun Reşid bir Ramazan günü Behlül'e;

"Akşam namazına gelen herkesi iftara davet et" diye tembih eyledi.

Akşam oldu, namaz kılındı. Namazdan sonra Behlül, 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi. Harun Reşid şaşırdı:

"Behlül, bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin" diye çıkıştı.

İşte Behlül'ün cevabı:

"Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum. Çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi

okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış!"