O kumaşın üzerine umutlarımızı nakış gibi işleyeceğimizi sanırken, zaman denilen o acımasız dokumacı kendi ipliklerine esir eder bizi.
Ellerimize bırakmaz tığları. Kendi eliyle kendi kasnağına oyalar bizi.
Hayat dediğimiz o koca gürültü, makasın soğuk ağzı ile iğnenin sızlatan ucu arasında geçen telâşeden ibarettir.
Her yaşta yeni yeni ilmekler atarız dünya kumaşına; "Başarı" deriz düğüm atarız.
"Mutluluk" deriz düğüm atarız.
"Mülkiyet" deriz düğüm atarız.
Sanırız ki bağladıkça sağlamlaşıyoruz, sanırız ki o kumaş ebediyen sarıp sarmalayacak bizi.
Oysa her düğüm daha da teyeller kumaşı, yırtıkları sağlamca yamadığımızı düşündürse bile, ipliklerin ucunun ne kadar çürük olduğunu görecek kadar uyanmayız uykumuzdan.
Gururdan atlaslar,
hırstan kadifeler diktiririz üzerimize...
Elbisemiz nedir ki? Çürümeye elverişli, dayanıksız, o fani patiskadır yalnızca.
Sökülmeye başladığında anlar insan, yani ömür,
o yorgun terzinin elinden kayıp gitmeye başladığında, dişimizle sıktığımız düğümlerin bir bir gevşediğini, üzerine titrediğimiz o işlemeli hayatın ne kadar da ince bir iplikle dokunduğunu.
Bir hastalık sarsıntısı, bir ayrılık rüzgarı ya da bir kayıp matemiyle, sarsılmaz dediğimiz o bağlar lif lif ayrılır.
Meğer bizi dünyaya bağlayan halatlar değil, incecik ipliklermiş dökülür dudaklarımızdan.
Ne gariptir ki; söküldükçe hafifleyeceğimize, iplerin sağlam olmadığını anladıkça da daha bir dehşetle asılırız o söküklere.
Ve sonunda, tüm o renkli desenler kalır elde.
Tezgâh durur.
Mekik susar.
Ve makas son sözünü söyler.
Onca debdebenin, onca kavgayla biriktirilen onca kumaşın ardından geriye kalan yine o en baştaki, o beyaz patiskadır.
Ama bu kez adı ne bebektir ne de çeyiz.
Bu kez adı kolsuz gömlek, yakasız elbisedir. Üzerindeki tüm fazlalıklar sökülüp atıldığında, cebi olmayan, süsü bulunmayan o bir arşınlık beyazlık, insanın dünyayla yaptığı o büyük pazarlığın son faturasıdır.
Mademki bu kumaş bizi taşımaya yetmiyor, mademki ipler bu denli dayanıksız; neden bu kadar acımasız kördüğümlerle bağlıyoruz, bağlanıyoruz bu fani tezgâha?
Muhabbetle...