EĞİTİMİN TEMEL SORUNU

Abone Ol


Yıllar önce bir Bakanlık Müfettişi ile tanıştım. Sohbet esnasında bir ara bana şöyle dedi: “Hocam, kusura bakmayın. Ama siz öğretmen yetiştiremiyorsunuz!” Burada “siz” den kast ettiği şey “üniversite” idi. Bilindiği gibi YÖK öncesi dönemde, sınıf öğretmeni ile ortaokul öğretmenlerini Milli Eğitim Bakanlığı, “Öğretmen okulları” ve “Eğitim Enstitüleri” marifetiyle yetiştiriyordu. 12 Eylül ihtilalinden sonra, üniversiteler yeni bir yapılanmaya gitmişti. YÖK de bu yapılanmanın sonucu ortaya çıkmıştı. YÖK’ten sonra bütün yüksekokullar “fakülte” adı ile üniversitelere bağlanmıştı. Yani artık üniversiteler öğretmen adaylarını yetiştirmeye, Milli Eğitim Bakanlığı da bu adaylardan ihtiyacı kadar öğretmeni istihdam etmeye başlamıştı.        Bakanlık Müfettişinin sözünü ettiği durum da bu uygulama idi. Tabii ki bu çok iddialı bir konuşma idi. Hatta biraz da üniversiteyi suçlama söz konusu idi. Merak ettim, bu kanaate nasıl ulaştığını öğrenmek adına açıklama yapmasını istedim. Şunu anlattı: “Bugün Akçaabat’ta bir Türkçe öğretmenini denetime gittim. Ege Üniversitesi mezunu bir öğretmen hanıma bir ara şunu söyledim: ‘Hoca Hanım, müfredat programını’ bana verir misiniz? Hiçbir tepki vermeden bakakaldı. Sonra anladım ki, bu öğretmen “müfredat programı” ya da “müfredat” diye bir şey hiç duymadı. Şimdi soruyorum size, müfredatı tanımayan, görmeyen bir öğretmenden iyi öğretmen olur mu?” Cevap verdim: Evet olmaz!..

Ama şu anda eğitim fakültelerinde müfredatı tanımadan mezun olan öğrenci yok denecek kadar azdır. Eğitim fakültesinde okuyan öğretmen adayları daha bilgili mezun oluyorlar. Araç-gereç ve teknoloji kullanımında bayağı marifetliler. Ama gelin görün ki, bu öğretmenler bazen eski “öğretmen okulu” mezunu öğretmenlerden daha başarısız oluyorlar.
Öğretmen yetiştiren fakültelerde eksik olan şey, “öğretmenlik ruhu” dur. Maalesef fakültede öğretmenlik ruhu yok gibidir. Öğretmenlik mesleği, insan yetiştirmenin sanatı olarak değerlendirilmesi gerekirken, olan şey basit bir meslek adamı yetiştirmeden ibarettir.

Buna göre, öğretmenlik mesleği hem meslek öncesinde önemli sorunları içinde barındırıyor, hem de meslek içinde öğretmenlik mesleğinin önemli sorunları olduğu görülüyor.
Öğretmen yetiştiren kurumlarda öncelikle öğretmenlik mesleğini seven, öğretmenlik mesleğinin uygulamasından gelen öğretim elemanlarının olması gerektiği halde, maalesef şu andaki öğretmen yetiştiren öğretmenler, kendilerini öğretmen gibi değil de “akademisyen” gibi görme eğilimindedirler. Üstelik, üniversite hocasının en önemli görevlerinden olan “hocalık” misyonunu oynamaktan keyif alan çok az sayıda hoca bulunduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. Yeni üniversite hocalarının büyük bir çoğunluğu derse girmekten zevk almıyor.
Öğretmeni kim nasıl yetiştirirse yetiştirsin, öncelikle şu üç niteliğe sahip öğretmenleri yetiştirmenin çilesi çekilmelidir:
Öğretmenlik mesleğini seven öğretmenler yetiştirmek,
Öğrenmeye açık öğretmenler yetiştirmek,
Kitap okumayı hobi haline getirmiş öğretmenler yetiştirmek.

Yeni mezun bir aday öğretmenden 25 yıllık bir öğretmen tecrübesi beklemek, bu öğretmenlere haksızlık olur. Eğitim fakülteleri öğretmen yetiştirmede daha iyi olmalıdır, ancak öğretmenlerin kalitesi, sadece meslek öncesi dönemde alınan eğitimle sağlanamaz. Öğretmenin kalitesi, meslek içinde kendini geliştirmeye paralel olarak artacaktır. Bunu da yapacak olan öncelikle eğitim yöneticileridir.
Dünyanın en iyi müfredatını ve dünyanın en akıllı tahtalarını sınıflara getirseniz de akıllı öğretmeniniz yoksa, bunların hiçbir faydası olmayacaktır. Öğretmenler toplumun geleceğini şekillendiren sanatkârlar olduğuna göre, öncelikle insan yetiştirmede karakter eğitimini öne çıkarmalıdırlar. Öğretmen yetiştirme sorunu dün olduğu gibi, bugün de eğitimin temel sorunu olmaya devam edecektir.