Hukuk devleti de olsa; Ülkemizde ya da Dünyanın herhangi bir yerinde mafyatik yapılanmaların siyasi ve de bürokratik bir ayağı mutlaka vardır. Mafya devletsiz var olamaz; siyasi koruma ve bürokratik himaye olmadan organize suç, sıradan çetecilikten öteye geçemez. Bu yapılanmalar, kamu otoritesinin zayıfladığı noktalarda kendisini güçlendirecek mecraları bulur.
Devlet kendine göre sorunlu bulduğu durumları, hukuk içinde halledemediği kimi zamanlarda kullanışlı aparat olarak bu odaklara yönelir. Özellikle istihbarat ve güvenlik birimleri üzerinden mafyatik yapıları “kullanışlı araç” olarak devreye sokar. Neticesinde; faili meçhul cinayetler, kontrgerilla faaliyetleri ve rant paylaşımı bu ilişkilerin somut yansıması olarak karşımıza çıkar. Yani anlayacağınız herkes ekmeğinin peşinde.
1996 yılındaki Susurluk Kazası, bu üçgenin (devlet-siyaset-mafya) klasik örneğidir. Resmi kimliği olmadan devlet adına hareket edenlerin görev alanının dışına çıkarak, devletin gücünü kullanma iddiaları, derin devlet tartışmalarını yeniden alevlendirmiştir. Benzer şekilde Sedat Peker’in ardı ardına yayınladığı videoları uyuşturucu rotaları, cinayetler ve siyasi bağlantıları ifşa etmesi ile devlet-mafya ilişkilerinin esasında hep canlı olduğunu gözler önüne sermiştir.
Devlet-mafya ilişkilerinin gerçekliğinden hareketle bazı figürler, sosyal medya mecralarını etkin kullanarak kendilerine ya da bir başkalarına ekonomik ya da siyasi rant devşirme çabalarını da göz ardı etmemek gerekir.
Sade vatandaşın itibar suikastları, tehditler, şantajlar, kasetler ve benzeri bilumum aparatların gerçekliği konusunda kanaatten başka bilgilerinin olmaması bu gibi durumlarda son derece normaldir.
Mafyatik yapıların oluşumunda okul ve aile eğitiminin yetersizliği, fırsat eşitsizliği, sosyal katmanlar arasındaki mesafe, cezaların caydırıcı olmaması gibi bir takım etkenlerin yanı sıra sosyal hayattaki ve sanal alemdeki (dizi-film) takım elbiseli, silahlı, güçlü erkek tiplerinin özendirici olduğu ayrı bir gerçekliktir.
Bu bağlamda yapılan dizi ve filmler, mafyaya bakışta sorunlu bir etki kaynağıdır. Hollywood’un klasikleri gibi The Godfather (Baba), mafyayı aile sadakati, onur ve intikam temalarıyla romantize eder. Film, organize suçu estetik bir drama haline getirir; gerçek mafya üyeleri bile kostüm, konuşma tarzı ve davranışlarını bu yapımdan esinlenmiştir. Eleştirel açıdan bakıldığında, şiddet ve güç gösterisi cazip kılınarak gençlerde “kolay yoldan güç” algısı yaratır. Benzer şekilde Goodfellas veya Narcos, kartel liderlerini karizmatik anti-kahramanlara dönüştürür. Narcos, Pablo Escobar’ı hem zalim hem “halk adamı” olarak sunar; izleyicinin kafasında bir kahraman inşa etmesine yardımcı olur. Paradoksal bu durum, şiddet kültürünü normalleştirirken, sert güvenlik politikalarına toplumsal toleransı artırabilir. İzleyici, suçluyu empatiyle izler hale gelir; hukuk dışı yöntemler “gerekli” görünür.
Türkiye’de ise Deli Yürek ile başlayan Kurtlar Vadisi, Çukur, Yeraltı gibi diziler devlet-mafya ilişkilerini sıkça işler. Polat Alemdar gibi karakterler, “devlet için her şey” anlayışıyla mafya içine sızar; şiddet, racon ve silah estetikleştirilir. Eleştirmenlere göre bu yapımlar, devletin hukuki mekanizmalarını işlevsiz gösterirken, mafya figürlerini “adalet dağıtıcı” rolünde yüceltir. Gençler üzerinde etkisi belirgindir: Adidas ceketli, silahlı gruplar, “reis, baba, abi” kültürü ve kısa yoldan zenginlik hayali sokaklara yansır. Yılmaz Erdoğan’ın “Organize İşler” filmlerindeki eğlenceli, sevimli, komik karakterler gerçek hayatta karşımıza “can yakan” tipler olarak çıkar.
Mafyatik dizi ve filmler, çalışmayı, eğitimi ve hukuku değersizleştirir, itibarsızlaştırır. Sosyal hayatta selam vermeyeceğin, uzak duracağın kişiler kahraman gösterilir.
Yapılan araştırmalar, bu içeriklerin sosyopatiyi özendirdiğini, şiddete karşı duyarsızlaşma yarattığını göstermektedir. Özellikle ergenlerde rol model etkisi güçlüdür; “birinin adamı ol, beline silah tak” mesajı, toplumsal çöküşe katkıda bulunur. Mafya dizileri, gerçek hayattaki devlet-mafya kirli ilişkilerini perdeleyerek veya kahramanlaştırarak, eleştirel farkındalığı köreltir.
Gerçek mafya üyeleri filmleri “kılavuz” olarak kullanırken, gençler şiddet ve güç gösterisini normalleştirir. Türkiye’de mafya temalı dizilerin reyting başarısı, bu talebi besler.
Artan çocuk ve genç suçlu oranlarında, “mafya adaleti” algısı, eğlence kisvesi altında yasa dışılığı meşrulaştırır.
Sonuç olarak, devlet-mafya ilişkilerini eleştirel yaklaşımla ele almak, şeffaflık ve demokrasi talebini zorunlu kılar. Dizi ve filmler bu eleştiriyi güçlendirebilir, ancak çoğunlukla şiddet ve suç dünyasını cazip kılarak ters etki yaratır. Toplum olarak, bu içerikleri sorgulamak, hukukun üstünlüğünü savunmak ve yapısal reformları gündeme taşımak şarttır. Aksi takdirde, sanat hayatı taklit etmek yerine, hayatı daha karanlık bir sanata dönüştürmeye devam eder.
Devlet aklı sahip olduğu güçlü otoriteyi ortaya koyarak yapım şirketlerinden rica, minnet değil, masaya yumruğunu vurarak, cezai müeyyideleri hatırlatarak kendilerine çeki düzen vermelerini istemelidir. Tabi ki bu yapım şirketleri ve kanal sahipleri ekmek teknelerindeki bu dizayndan pek hoşnut olmayacaktır. Ama gel gör ki “Deli Yürek” ve “Ekmek Teknesi”ne imza atan aynı isimdi. Osman Sınav. Her iki dizi de belleklerde derin bir iz bıraktı. Demek ki pek ala olabiliyormuş. Konu bakış açısı ve tercih meselesi...