Hele hele, “Gözünü kapatıp, ağzını açanların”,
Yetmedi “Bilip bilmediği yerde konuşanların”,
Olmadı araştırmacı gazeteciliğin ustası rahmetli Uğur Mumcu’nun dediği gibi, “Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olanların”,
Üstüne üstlük fındığın tümü için değil de, “kendi cebi, kendi ambarı” için ortaya lâf atanların azalacak yerde arttıklarını da görünce, “Bu kadar bilgi eksikliği olan, hatta kirliliği yaratılan yerde gerçekleri dile getirmek işe yaramıyor” diyerek kenara çekilmenin bile en doğrusu olduğunu düşünmüyor değilim.
Niye mi?
Alın size siyaset erbabından, adını-sanını bile söylemeye gerek duydurtmayanlardan birinin beyanından sorgulaması, hatta doğrusu da olmayan birkaç satır:
“Dünyadaki fındık üretiminin yaklaşık %70’ini Türkiye’nin karşılıyor. Dünyanın fındığını biz üretiyorsak, fiyatını neden Hamburg’daki borsalar ve uluslararası şirketler belirliyor? Üreten biziz, söz sahibi de biz olmalıyız"
O birkaç satırı kamuoyu ile paylaşan önce şu gerçekleri hiç sorgulamıyor:
Birincisi; “Neden ve nasıl yüzde 80-85’lerden,yüzde 70’lere düştük?”
İkincisi; “Neden, fındığın fiyatının Hamburg’da belirlenmediğini neden hala öğrenememiş?”
Üçüncüsü; “Piyasada fiyat hareketlerinin arz talebe göre belirlendiğini bilmek, anlamak gerçek manada söz sahibi olmanın yolunu açar. Neden bu anlaşılmıyor?”
MOLOZ’DA 70, MEYDAN’DA 170…
Halk arasında hemen hemen aynı işler, aynı davranışlar, aynı tercihler ve de aynı sonuçlar için “Aynı hamam, aynı tas” denir durur! Yani hemen hemen aynı bir denklik, eşitlik söz konusudur.
Ama sanırım bu sözün de itibarı çok eskiler de kaldı!
Neden mi?
Ben sıralayalım, siz anlayın!
“Aynı şehir. Aynı masa. Aynı ekmek. Aynı tas, aynı çorba…”
Ama “Aynı para değil.”
Trabzon’un nam-ı değer Moloz, yani Pazarkapı semtinde aynı tasta, aynı çorba 70, her yolun oraya çıktığı Meydan, yani Atatürk Alanı’nda is 170 Lira…
Yani kısaca mercimek çorbası; “Moloz da 70, Meydan’da 170 TL.”
“Vardır bir izahı” diyerek ben diyeyim “malzeme”, siz söyleyin “maliyet” hesabıyla da kimse bu kadar farka gerekçe aramaya, bulmaya kalkmasın.
Çoğu çoğu aralarında 500 metrelik bir mesafe olmayan aynı şehirde olsa olsa 3 aşağı-5 yukarı bir fiyat farkından söz edilebilir. Bu kadarından değil.
BİR İHTİLÂLDEN ÖTESİ…
İlklerin şehrinin, ilklerin takımı Trabzonspor, bir ilke daha imza atarak, geçmiştekilere ahde vefasını sundu, gelecek kuşaklara da muvaffakiyetin nasıl elde edildiğini ve de edileceğini hatırlattı.
Kuruluşunun 59’uncu yılında, Türk futbolunda şampiyonluğun ilk kez İstanbul dışına taşındığı ve de “Anadolu İhtilali” olarak adlandırılan başarının 50’inci yıldönümü yine farklı bir ilke imza atılarak çeşitli etkinliklerle kutlandı.
Yarım asır sonra bile o tarihte yaşananların bir Anadolu İhtilali’nden öte olduğunu şimdi çok daha iyi anladık.
1975-1976 Sezonunda Anadolu’da kaldırılan ilk şampiyonluk kupasının yıldönümünde o günlere tanıklık edenlerin mir kısmının katılımı ile düzenlenen etkinliklerin Papara Park’ta ki kısmında söz alan, o sezonun hakemlerinden Hasan Ceylan; “Böylesi hatırlanma, böylesi bir değer verme de Türk futbolunda, benim ve herkesin hayatında bir ilk olmuştur” dedikten sonra yaptığı kısa konuşmayı paylaşmamak büyük bir eksiklik olacaktır.
İşte Hasan Ceylan’ın konuşmasından bölümler:
“Bu çok önemli gününüzde futbolun hemen her paydaşını ve de bizleri, hakemleri davet etmeniz çok değerlidir. Bilebildiğim kadarıyla bu ilk oluyor. Ve bu ilki, adları büyük olarak geçen diğer kulüplerden önce yapmanız, değerli bir alicenaplık, vefalılık ve saygıdeğer bir davranıştır. Önceki başkanlarınızdan Faruk Bey’in üstüne basarak belirttiği gibi büyük düşünmek böyle bir şey. Sizleri candan kutluyorum.”
Hasan Ceylan, yönettiği Trabzonspor maçlarındaki anılarından birini de paylaşmadan edemedi:
“2023 yılında kaybettiğimiz, Trabzonspor’u ilk kez şampiyonluğa
götüren ve devamında 18 kupa kazandıran efsane teknik direktör Ahmet Suat Özyazıcı’nın Trabzonspor’u çalıştırdığı yıllardan birinde önemli bir müsabakasını yönetmiştim. Maçın sonucunda basın mensupları, hocaya, hakemi nasıl bulduğunu sorarlar. Hoca da, o Karadeniz’e özgü nüktedan ama bir o kadar da şöyle adilane bir yanıt vermişti: ‘Hepimiz aynı tavanın paluğuyuz!’
Burada rahmetli hoca, “iyi ya da kötü her şeyi sahadaki her kişi yapmış olabilir.” Bunu hoşgörü ile böyle ifade etmişti.”
SİYASETİ NEDEN YAZMIYORUZ?
Sonda söylenmesi gerekeni, “Ezcümle” diyerek en başa alıp; “Türk tipi siyasetteki anlayışın gerçek demokrasilerde uzaktan yakından ilgisi olmadığına inandığım için yazmıyorum” diyorum.
Dün “ak” dediğine bugün “kara” diyen…
Dün söylediğini bugün kendisi unutan, ancak halkında unuttuğunu zanneden…
Yalanı herkese haram, siyasetçiye helâl kılan anlayışa karşı çıkmayan, doğrunun kitabı olmadığı bir yapının içinde yazsan ne olacak, yazmasan ne?
Hele hele, herkesin kör misali davrandığı, yani “Köre fili tarif et demişler, o da tuttuğu yere göre tarif eylemiş” misali olanların çoğunluğu teşkil ettiği bir siyaset arenasında meydana çıksan ne olacak çıkmasan ne?
Haksız mıyım?
DÜNDEN BUGÜNE…
4 Ağustos 2007’de kısa bir kıssa ile mevcudiyeti satırlara dökmüşüz.
*
Adamın biri rüyasında şeytanı görüp sakalına yapışmış ve yüzüne bir tokat atarak haykırmış; “Bre mel’un, işin gücün bizi baştan çıkarmakken, tutar bir de sakal bırakırsın. Al sana bir tokat daha!” diye fırlayınca birden uyanmış!
Bir de ne görsün? Çekiştirdiği kendi sakalı değil mi?
Ezcümle; kendi çıkarları için, bazı hedefleri kutsallara monte edenler, siyasette yalanı neredeyse helâl gösterip, ardından da “amaca ulaşmak için her yol mübâhtır” diyerek, işlerine geldiği için şeytanın evin içine girmesine sessiz kalanlar…
Ve de sonra aynı şekilde şeytanla çıkar işleri bittiğinde sessizce çıkıp gideceğini beklerler ise, gün gelecek kendilerini sıygaya çekmek zorunda kalacaklardır. Bu dünya da çekmezler ise, aşağıda hesaba çekileceklerdir.
KISSADEN HİSSE…
Bir gün bir siyasetçi, laboratuvarda geliştirilen son teknoloji bir yalan makinesini test etmek ister. Makine, birisi yalan söylediğinde kırmızı ışık yakıp "biiiiip" diye ötmektedir.
Siyasetçiyi makineye bağlarlar. Teknisyen, "Lütfen kendinizi tanıtarak başlayın" der.
Siyasetçi derin bir nefes alır ve konuşmaya başlar:
–"Ben, hayatım boyunca halkıma hiç yalan söylemedim..."
Makine anında tepki verir:
– "BİİİİİP!"
Siyasetçi biraz bozulur ama bozuntuya vermeden devam eder:
–"Yani demek istediğim, her zaman dürüst olmaya çalıştım..."
Makine yine öter:
–"BİİİİİP!"
Siyasetçi terlemeye başlar, kravatını gevşetir ve durumu kurtarmak için gülümser:
–"Pekâla, dürüst olmak gerekirse... Aslında ben her zaman sadece halkın iyiliğini düşünen biriyimdir."
Makine daha güçlü bir sesle yanıt verir:
– "BİİİİİP!"
Siyasetçi sinirlenir, ellerini masaya vurur ve bağırır:
–"Tamam be! Dinleyin o zaman... Ben aslında..."
Makine birden sakinleşir ve yeşil ışık yakarak konuşur:
–"İşte şimdi doğruyu söylemeye başlıyorsun!"