Fındığın Geleceği Tehlikede…

1926’da kurulan ve bu yıl bir asrını, yani 100’üncü kuruluş yılını kutlayacak olan Trabzon Ticaret Borsası’nın tarihini kitaplaştırmaya çalışırken, belgelerin, kitapların, dergilerin arasında gezinip duruyorum.

Abone Ol

Çoğunluğu da bir asırlık belgelerle fındığı içeriyor.

İşte bu gezinti sırasında Aralık 2001’de ki Borsa Dergisi’nde, “Fındığın geleceği tehlikede” başlığına denk gelince, içeriğine takılıp kaldım.

Nasıl takılmayayım ki!

Fiskobirlik’in o dönemdeki Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Durusu’nun çeyrek asır öncesinden dikkat çektiği, ama bugün bazılarının halâ göremediği bir tehlikeyi içeriyordu.

İşte “Anlayana sivrisinek saz. Anlamayana bunlar bile az” babından Hüseyin Durusu’nun, “Fındık bizimdir. Kimse bizden alamaz” diyerek, hala yan gelip yatmaktan ve de sadece fiyattan söz etmekten başka bir şey yapmayanlara yönelik uyarılarından birkaç cümle:

“Türkiye fındık alanlarını daraltmak isterken, dünya sürekli genişletiyor. Bu genişleme Türk fındığı açısından oldukça tehlikeli bir gelişmedir. Bu tehlike karşısında fındık tarımını yeniden planlayan politikalar oluşturulması gerekmektedir.”

FINDIKTA GÜNÜN SÖZÜ 25 YIL ÖNCESİNDEN…

Ama kimden?

Söz konusu, bahçedeki fındık olduğunda Nam-ı Değer, “Fındık Uzmanı” Mustafa Şahin’den…

ZO temsilcilerinin, “Bu yıl rekolte düşük”” dediği yerde ve yıllarda, dönümde ortalamanın 4-5 katı bile fındık üreten, ürettiren Giresun-Keşaplı Mustafa Şahin’den…

25 yıl önce satırlara dökerken, aracıları-tefecileri kenara koyup, iş yapma yerine lâf üretmeyi de maharet sayanlara gönderme yaptığı, ama yine fazla yol alınamayan çağrısından, “Fındığın Başını Döndürenler” başlıklı makalesinden son paragraf:

“Gün gelecek, üreten ile ihraç eden emekçiler, aynı amaç uğruna, aynı masa etrafında güç birliği yapacaklar. Artık üretenler ile üretenlerin sırtından geçinenlerin ayrışma zamanı gelmiştir.”

SEBO YÜREĞİMİZİ YAKTI…

Kimisi, “Has Adam”, kimisi “Fındığın hafızası”, kimisi de “Gizli hayırsever” diye tarif ederek, üzüntülerini satırlara dökmeye çalışarak bize gönderiyorlar.

Tabii ki, dostlarının “SEBO” diye de çağırdığı, Sebahattin Arslantürk için.

Ordu’dan Karımex’in sahibi Mehmet Albayrak’da bunlardan biri.

“SEBO yüreğimizi yaktı! Sektör arkadaşlığının dışında çok kıymetli bir dostumuzdu. Hayatının her bölümünün %100 ünü fındık sektörüne ayıran, kırmadan dökmeden kalp incitmeden, doğruları savunarak, yıllarca yararlanılacak hizmetler sundu. Hepimizde hakkı vardır. Her zaman bizlerle birlikte yaşayacaktır. Ruhu şad olsun. Işıklar içinde uyusun.”

SÖZ’DE EŞİTLİK!

SÖZ konusu adalet olduğunda, SÖZ’ü söyleyenin kim olup-olmadığına bakılmaz, bakılmamalı.

SÖZ’ün eciri de, ederi de söyleyene göre değil, SÖZ’e göredir.

SÖZ’ü makamı mertebesi ne olursa olsun kimin söylediği dikkate alınarak ceremeye, cezaya tabii olmaz, olmamalı.

Hele hele, SÖZ’ü ne derse desin, kem SÖZ bile söylese, kanun ile koruma altına alınmışlar hiç olamaz…

SÖZ’de eşitlik olmaz ise, adalet de SÖZ’de kalır.

Ezcümle, SÖZ’ün imtiyazı olmaz…

SÖZ, Yunus Emre’nin dediği gibidir. Hem de herkes için:
“Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı;
Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz.”

BİRAZ MOTOR SOĞUTUN!

O ki, bugün SÖZ’den dem vurduk, siyaset erbabının hiç bitmeyen karşılıklı atışmalarından, SÖZ’lerinden devam edelim mi?

“Etmeyelim” diyeceksiniz ama bu zat-ı muhteremler hiç susmuyorlar ki!

“SÖZ gümüş ise, sükut altındır” a savaş ilan etmişler, adeta “Sükut ikrardan gelir” kabul sayarak, habire konuşuyor, ağız dalaşı, SÖZ savaşı yapıyorlar.

Salonlarla yapıyorlar. Yetmedi Belediye Meclislerinde yapıyorlar.

Yetmemiş ki basını aracı kullanarak SÖZ’lerini kamuya aktarıp duruyorlar.

Ama kamuya artık “gına geldi” dedirtmiyorlar değil!

Dahası, kamu dediğimiz ahali, Mevlana’nın meşhur SÖZünü de bunlara hatırlatıp duruyor:

Suskunluğum asaletimdendir.

Her lafa verecek bir cevabım var elbet.

Lakin bir lafa bakarım laf mı diye,

Bir de söyleyene bakarım adam mı diye!"

Gerçi, sokak ağzında, ya da araba arkalarında daha net ve kısa olanı da var, ama anlayana göre!

“Biraz motor soğutun.”

EGO ve EMPATİ…

Bir yerden not eylemişiz. Sevgili dostlar” diye başlayan satırları.

*
“İnsan egosundan sıyrılıp kendini karşısındakinin yerine koyabildiğinde, önce kendi içinde huzur bulur. Empati kurmayı başaran kişi, hem kendisiyle daha barışık olur hem de çevresiyle daha sağlıklı ilişkiler kurar.
Bu önemli değerin farkına vardığınızda, hayatın hem sizin için hem de çevreniz için daha kolay ve anlamlı hâle geldiğini göreceksiniz.”

SON ÇAĞRI!

Havalimanlarında binmek için bekleyenlere; “… sefer sayılı uçak için son çağrıdır” diye anons edildiğinde ecel gelir aklıma!

Ama Azrail, “son çağrıyı yapmıyor!”. Adeta “Ecele her an hazırlıklı olun. Her an gelebilirim” diyor!


KISSADAN HİSSE

Doğruya inanmamak!

Ben, “Dünde vardı” diyeyim, siz “Tam da bugünü anlatıyor” diye ekleyin.

Kıssadan hisse:

*
Behlül, bir gün yolda giderken kendini kovalayan müfrezelerden kaçan Abdulrezzak ile karşılaşır.
Abdulrezzak; “Aman Behlül bana yardım et kaçmam lazım!”
Behlül sırtında taşıdığı boş çuvalı açar ve “Gir içine” der.
Abdülrezzak içine girince, vurur sırtına çuvalı yoluna devam eder.
Biraz sonra Abdulrezak'ı takip eden bir müfreze ile karşılaşır.

Sorarlar; “Behlül, Abdulrezakı gördün mü?”
-“Gördüm sırtımda” der.
Ama onlar bu cevaba güler ve giderler.
Biraz sonra bir müfreze daha gelir ve “Abdulrezzak'ı gördün mü?” diye sorarlar.
Cevabı aynıdır; “Gördüm sırtımda!”
Olay üçüncü kez de tekrar eder.
Emniyetli bir yere gelince Behlül torbayı açar ve Abdulrezzak'ı indirir.
Abdulrezzak; “Aman Behlül ne yaptın? Hem beni kurtarmaya söz verdin, hem de gammazladın!”
Behlül gülümser ve cevabı çok manidardır.

-“Merak etme! Onlar doğruya inanmazlar. Doğru söyleyene hiç inanmazlar!”