Fındıkta Başucu Notları…

Hep birlikte, “En kötü gerçeğin, en güzel yalandan iyi olduğunu” bir kere daha aklımıza getirelim. Sonra bugün de birkaç satır ile fındıktan söz etmeden önce çok net olarak, hem şimdi, hem gelecek için hiç unutulmadan bilinmesi gereken birkaç başucu notunu artık bir kenara “Söz uçar yazı kalır” diyerek kayıt altına alıp, gözümüzün önünden hiç ama hiç eksik etmeyelim!

Abone Ol

Birincisi, “Türkiye, dünya üretim ve ticaretinde çeyrek asır öncesindeki oranlara sahip değildir. Yani pay giderek azalmaktadır.”

İkincisi, Halen bilmeyenler tarafından kullanılan ‘fındık borsası Hamburg’da kurulup, fiyat burada belirleniyor’ ifadesi masaldır.”

Üçüncüsü, “Artık Türkiye’de fındık rekoltesi düşük olduğunda fiyatların yüksek olacağı tezinin yanlışlığı 2025’de anlaşılmıştır.”

Dördüncüsü; “Birim alanda verim ve kaliteyi arttırmak, fındığı pahalı satmaktan daha çok kazandırmaktadır.”

Beşincisi; “Türkiye’de dekarda verim azalırken, diğer ülkelerde 2-3 kat daha fazlası ile hızla artmaktadır.”

Altıncısı, “Başta Amerika ve Şili olmak üzere fındığın maliyeti Türkiye’de kinin 3-4’de biri kadardır. Bu da ticarette rekabeti imkânsız kılmaktadır.”

Yedincisi, “Dünya da fındığın dikildiği alanlar üzerinden gidişatı değişmektedir. Üstünlük Türkiye’de ana üretim bölgesi olan Ünye’nin doğusundan, batısına kaymaktadır. Dünya üretimi de diğer ülkelerde artmakta, dolayısıyla Türkiye’nin payı hızla azalmaktadır.”

Sekizincisi; “En endişe verici olanı elini attığı her alanda hakimiyet kuran Çin, fındık dikmeye, hatta ihraç etmeye başlamıştır.”

Dokuzuncusu, “Fındık bahçelerini büyütmeye devam eden ülkeler, bunu sürdürülebilir ve istikrarlı (yani bizim tam tersimiz) politikalarla devlet desteği ile yapmaktadırlar.”

Onuncusu, “Türkiye’nin gerekli ve istikrarlı bir fındık politikası mevcut değildir.”

On birincisi, “Fındıkta en çok (hatta gözünü yumup, ağzını açacak kadar) konuşanlar, ‘sektörün kütüphanesi’ de denilen Rahmetli Sebahattin Arslantürk’ün tek kelimelik ifadesi ile kendisini ‘Herbolog’ sananlardır.”

Bir futbol takımı gibi sayarak “ilk 11 ile tamamlayalım” dedik!

Kulübede ilk 11’dekiler kadar önemliler (ki en önemlisi üretenler kadar alıcıların da değerli olduğu gerçeğini anlamayanlar var) ile bunu 20 yapar, ona da “Fındıkta bize muhtaçlar” tezine sarılanların gaflet ve delaletini de ekleyerek söz edebilirdik. Ama onları yedekten oyuna girince yazar, sıralarız!

FAİLİ MEÇHUL, TOPYEKÜN ELE ALINMALI…

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in, adeta “Ben işimi bakarım. Geçmiş falan demeden de gerekeni yaparım” dercesine parmak bastığı, müdahil olduğu “Faili Meçhul olaylar” karanlık dehlizlerden alınıp, birer birer gün ışığına çıkarılıp, suçluları belirleniyor. Bu konuda adalette gecikmiş de olsa, doğrular yapılıyor.

Ama akıllara su soruda gelmiyor değil:

“Bu olaylar, cinayetler ne zaman, neden, nasıl ve kimler tarafından faali meçhul sayılıp, dosyaları rafa kaldırılmış?”

Buna cevap da ikinci bir soruyu gerektirmiyor mu?

“Dosyalar faili meçhul raflarına kaldırıldığında, bugün Akın Gürlek’in makamında bulunan erk sahiplerinin hiç mi ben diyeyim ‘kabahati’, siz söyleyin ‘suçu’, onlar desin ‘İhmali’ yoktur?

TRABZON’DA SANATA DARBEDİR!

Hiç uzatmadan, evelemeden gevelemeden ve de kıvırmadan en sona saklamamız gerekeni, “ezcümle” diyerek en başa alıp, tek cümle ile net bir şekilde belirtelim:

“Bir sanat ve kültür şehri olduğunu övündüğümüz Trabzon’da, sanatçılar için, ayak alışkanlığı ile de adeta mabet haline getirilmiş mekânın Trabzon Sanat Evi olarak kullandırılmayacak olması asla kabul edilemez ve de Trabzon’a ihanettir.”

Haa, hatırlarsanız böylesi bir ihanet teşebbüsü, Hüseyin Kazaz Kültür Merkezi’nde bir süre yaşanmıştı. Ama sonuçta ben diyeyim “sanat”, siz söyleyin “doğru” galip gelmişti.

ZURNANIN SON DELİĞİNDEKİ SÖZ!

Kişilikleri ile değil de, haddini ve hududunu bilmeyecek derecedeki hesapları ile Tanrı’nın bile “kul” hanesine bile kayıt etmeyebileceği bazı “Zurnanın son delikleri” kendilerini insan yerine koydurtma için gösterdikleri çabaları hatırlatan dostlarımıza, “Boş verin! Kafanızı yormayın” dedikten sonra Mevlana Celalettin Rumi’nin sözü ile yaptığı tercihi hatırlatıyorum:

Suskunluğum asaletimdendir; her lâfa verilecek bir cevabım var elbet, lâkin bir lâfa bakarım lâf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye!"

DÜNDEN BUGÜNE

Geçmeyen zaman

Günümüzde, olayların ve gelişmelerin yoğunluğu, önümüzdeki seçeneklerin çokluğu, bizleri kararsızlığa, bu da sürekli bir erteleme hastalığına yakalanmamıza neden oluyor.

Çoğu kez işin kolayı yapılacakları ertelemektir.

Ancak bunları ertelediğiniz zamanı geri döndürme şansınız yoktur. Çünkü gidip de gelmeyen tek şey zamandır.

Bozulan kamyon nedeniyle ıssız dağ başında kalmış iki kişiden genç olanının, “Canım çok sıkılıyor. Bir türlü zaman geçmiyor” sözlerine, yaşlı kişinin verdiği cevap kendimizi kandırdığımız, aldattığımız gerçeğinin yüzümü okkalı bir şamar gibi vurulmasıdır.

Yaşlının sözleri mi? İşte:

-“Hey oğul en hızlı geçen ve geçtiği yere bir daha uğramayan tek gerçek zamandır. Merak etme zaman öyle geçiyor ki, hiç kimse hızına yetişemiyor.”

Aklıma, Musa Eroğlu’nun “Aşağıdan yukarıdan yolun sonu görünüyor” dedirten, yokuş başındaki yarı yol durağında, el freni boşaldığı için hızla hareket eden ve freni patladığı içinde durdurulması mümkün olmayan kamyon gibi olduğumuz da gelmedi değil!

13 Ağustos 2006

KISSADAN HİSSE

Unutmayın…

Konfiçyüs diyor ki:

"Bilgi insanı kuşkudan, iyilik acı çekmekten, kararlı olmakta korkudan kurtarır."