Fındıkta Çeyrek Asırlık İhracat…

Yarım asırlık meslek yaşamımda yanımdan, yakınımdan hiç eksik olmayan, ya da etmediğim fındık ile adeta birlikte yatıp kalkıyoruz. Bahçeden başlayıp, boğazdan içeri girinceye kadar olan serüveninde sevabıyla günahı ile birlikte oluyoruz. 2025 bitince, bizim Ömer Altuntaş önüme son 25 yılın fındık ihraç rakamlarını getirdi.

Abone Ol

Çeyrek asırda 6 milyon 159 bin ton iç fındık ihraç etmiş, karşılığında ise 40 milyar 133 milyon dolar döviz kazanmışız.

Rakamlar üzerinden 25 yılın ortalamasını hesapladım. Ortalama olarak yılda 246 bin ton iç fındık ihracatı çıktı. Döviz bazında da kazanç ise yılda ortalama 1 milyar 605 milyon dolar olarak belirlendi.

Dünya üretim ve ticaretinin büyük kısmını elimizde bulundurduğumuz için, gelecek adına 1 milyon tonun üzerinde üretim ve yılda 4-5 milyar dolar kazanç hedeflerini düşünerek, yorum yapmak istedim.

Ama işin içinden çıkamadım. Ben de, “Rakamları paylaşayım. Yorumu da fındık ile haşır neşir olanlara bırakayım. Ama “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlara değil.” İşin erbabına. Onlar bana iletirler ise bende kamuoyu ile paylaşırım.

MARAŞ CADDESİ, UZUN SOKAK…

Suni değil, tabii yani gerçek kalkınmanın, zenginleşmenin öncelikli tek bir kuralı var.

O da önce üretmek, sonra tüketmek…

Başka bir tarif ile tüketmenin zevkinden önce, üretmenin hazzını yaşamak!

Bunun tam tersi olur ise, yani üretmeyi sıkıntı sayar, sadece tüketmeyi zevkli hale getirirseniz, ister istemez bağımlı olursunuz.

Bağımlı olduğunuz yerlerde üretenlerdir.

Ben diyeyim “Kapitalizmin”, siz söyleyin “Emperyalizmin” kuralı da, tarifi de en basit haliyle böyledir.

Ezcümle; nereden çıktı bu üretim-tüketimden dem vurmamız?

Nereden değil, Trabzon’un Maraş Caddesi ile Uzunsokak’ından çıktı!

Gündüzün güneşin doğduğu, gecenin de yarıyı bulmadığı saatler haricinde bu iki güzergâhta her yaş grubunda insan kalabalığından nerede ise birine çarpmadan yürümek mümkün değil.

Çalışmayan, üretmeyen, ama habire tüketen, arada bir de tükettiğini harcamak için volta atan kuru, başıboş bir kalabalık.

Anlatmak istediğim odur ki, ekonomi denilen gerçeğin manivelasını elinde bulunduranların üretim-tüketim ikileminin neresinde yer aldıklarını anlamak için Trabzon’un Uzunsokak’ı ile Kahramanmaraş Caddesi’ne bakmak yeterlidir!

BU NE COLA PERHİZİ, BU NE LAHANA TURŞUSU!

Biz böyle yazsak da, halk arasında; “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” diye neden söylenir bilir misiniz?

“Bir kimsenin söz ile davranışı birbirini tutmadığı, çeliştiği zamanı” belirtmek üzere söylenir.

Diyeceksiniz ki, “Tabandan Tavana kadar” buna örnek teşkil etmeyecekler o kadar azaldı ki!

Haklısınız!

Ama geçen akşam, Gazze’de katliamlarına ara vermeyen İsrail’e, ekonomik destek sağladığı için içecek firmasına demediğini bırakmayan anlı-şanlı televizyonlarda, yarım saatte bir aynı firmanın reklâmının döndüğünü görünce, “Bu kadar riyakârlığa da pes!” derken geldi aklıma; “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” ibaresi!

DÜNDEN BUGÜNE

Diyanet İşleri Başkanları diyor da…

15 Ocak 2015’de, o günden sonrasına sirayet edeceğini fark eylediklerimizi köşemize şöyle konuk etmişiz:

*

Önce eskisinden, sonra yenisinin "Ne dediğinden?" alıntı yapalım. Daha sonra da Erzurumlu Naim Hoca ile tamamlayalım.

Sözleri edenler Diyanet İşleri Başkanları.

Önce eskisinden, yani Prof. Dr. Ali Bardakoğlu'ndan bugünkü ahvali aktaralım:

-"Siyaset ile İslam'ı özdeşleştiren, bireyleri din konusunda yol ayrımına getiren bir dil benimsendi. Bu dil, Kur'an'da ve Peygamber'de olmayan, sonradan üretilmiş siyasal bir dildir.

*

Sonra yenisine, yani halen görevi ifa eden Prof. Dr. Mehmet Görmez'in önceki gün Edirne'de söylediklerine kulak verelim:

-"Dinler arasında diyalog olmaz. Hele hele bazı yerlerde diyalog merkezleri kuruldu. Bu merkezlerde dinlerin ortak yönleri bir araya getirilmek suretiyle adeta melez bir üretilme çabalarına da şahit olduk. Bu hiçbir Müslümanın kabul edebileceği bir şey değildir."

*

Daha sonra da, Rahmetli Erzurumlu Naim Hoca (Gölleroğlu) ile tamamlayalım:

Naim Hoca bir gün vaaz ederken, cemaatte sürekli olarak söyledikleri hakkında gülüşmeler olunca dayanamaz, "Gülün oğlum gülün. Berber Naim'den hoca, sizden de cemaat olursa daha çok gülersiniz!"

KISSADAN HİSSE…

Neyzen’den

Üzülüyorsun, "takma" diyorlar.

Kızıyorsun, "değmez" diyorlar.

Boş veriyorsun "gamsız" diyorlar.

Konuşuyorsun, "muhatap olma" diyorlar.

Çekip gidiyorsun, "mücadele et" diyorlar.

Alttan alıyorsun, "tepene çıkardın" diyorlar.

Bağırıyorsun, "sakin ol" diyorlar.

Aklı başında davranıyorsun, "bu kadar uslu olunmaz" diyorlar.

Ölünce ne diyecekler?

Muhtemelen; "...ölüm sana yakışmadı."

Normal tabii, dirimizi beğenmediler ki, ölümüzü beğensinler.