HAFTADA BİR GÜN Ustaların kaleminden…

Türk Basını’nda Trabzon söz konusu olduğunda, Anadolu’nun doğusunda ilk matbaanın kurulmasından tutunda, İstiklâl Mücadelesi’nde Mustafa Kemal ve arkadaşlarına, Babıali’nin aksine en başından itibaren destek veren ildir Trabzon.

Abone Ol

Geçmişten günümüze Türkiye Basını’nda önemli bir yere sahip olan bu şehirde, Gazeteci-Yazar olarak yer alan müstesna insanları unutturmamak da öncelikle ve özellikle Onlara “Ağabey” diyebilecek bugün hayatta olan ve meslektaşlık hissedenlerin ödevidir.

1975’den alaylı-mektepli ikilemini bir arada yaşayarak yarım asırdır büyük kısmı ile beraber olma şansını yakalayıp, bahtiyarlığına erişmiş bir borçlu olarak “Her hafta geçmişte kaleme alınan ve de benzeri şekilde bugüne de sirayet eden satırlarını paylaşırsam borcun bir kısmını öderim” diye düşünüyorum.

İlk olarak da İstanbul’da hikâyeci olarak ünlenen ancak Trabzon’a taşınarak tüm yaşamını basına veren, Trabzon Gazeteciler Cemiyeti ve Trabzonspor’un kurucularından, cemiyetin de uzun süre başkanlığını yapan, sayfalara “Oltaya Vuranlar” köşesi ile de damga vuran Ziyad Nemli’nin (1931-1990), “Üç Kefeli Terazi” kitabımıza da aldığımız 4 Kasım 1967’de Yenigün Gazetesi’nde çıkan, “Huzursuz Ülke, Ya da Huzursuz İnsanlar Ülkesi” başlıklı yazısı ile başlayalım.

Huzursuz Ülke…

İstediğiniz yöne başınızı çeviriniz; istediğiniz kuruluşa eğiliniz, bir huzursuzluk göreceksiniz.

Sizi de rahatsız ve tedirgin eden bir huzursuzluk…

Nereye ve kime bakarsınız hep aynı kaynaşma, hep aynı çekişme…

Hiçbir kuruluşun içinde bir insanı duruş, bir oturmuşluk yok.

Politikada, ticari meselelerde ve hatta şu bizim spor işlerinde de durum hep aynı…

Ne yazıktır ki, bir kısım iyi niyetli insanlar bile bu huzursuzluktan kendini kurtaramamakta ve insanların oyuncağı olup, içerisinde bulunduğu toplumun, çalışma ve başarısını kösteklemektedir.

Layık olmadıkları mevkilere getirilen, ya da gelen kimseler bile bu huzursuzluğu yoğunlaştırmakta ve ayrıca fırsat düşkünlerinin oyuncağı olmaktan da kendini kurtaramamaktadır.

Dedikodulara, art düşüncelere, gizli hesaplara iltifat edenler, idareciliği bu gibi çirkin oyunlarla bağdaştıranlar ister siyasi, ister toplumsal hayatın bünyesinde bulunsunlar, bu ülkenin huzurunu kaçırmaktan başka işe yaramamaktadırlar.

Bu marazi hâl toplum bünyemizi içten içe kemirmekte ve atılması gerekli önemli adımları kösteklemekte ve başarı sağlayacak atılımları frenlemektedir.

KATİL İSRAİL! KARDEŞ AZERBAYCAN! HE Mİ?

Katliamcı İsrail karşıtı sanatçı, “Has Adam” Haluk Levent’in şarkısını İran düşmanlığı ve Yahudi destekçiliği nedeni söyletmeyen Azerbaycan’ı, “İki Devlet, Tek Milletlik Bu İse” başlığı atarak eleştirmiş, “Bu ne perhiz, bu lahana turşusu” deyimini de hatırlatmıştık.

Geçen yazımıza “Bir yanda katil dediğimiz İsrail, öte yanda İsrail’e destek çıkan kardeş saydığımız Azerbaycan” diyerek Türkiye adına garip duruma değinmemize, tamamına yakını destek olan eleştiriler aldık.

Ama içlerinden bir tanesi var ki, “Kıssadan Hisse”ye, “Bu kadar uzatmanıza gerek yok” dedirtip “Nal toplatacak kadar” muhteşemdi.

Ben de uzatmıyor Türkiye’yi ilgilendiren başlığa da attığım gönderinin aslında şöyle demek istediğini iletiyorum:

“Bir taraftan “Katil İsrail”, ama öbür yandan da “Kardeş Azerbaycan!” diyeceksin. He mi?”

MUTLAK BUTLAN DENİLEN…

Son günlerin gündemin ilk sırasındaki kelimesi, kayıtsız şartsız “Mutlak Butlan” oldu gidiyor!

Çok kişi kelimeyi söylemeyi becerememeyi bir kenara koyun, anlamını bile ya bilmiyor, ya da aklında tutamıyor!

Onun nedenle, “Anlaşılmaya yardım olsun” diye Türk Dil Kurumu kayıtlarından da yararlanarak, “Mutlak Butlan nedir? sorusuna, “Gerçek demokrasileri bir kenara koyarak, Türk Tipi Siyasetten bakarak” cevap bulalım:

“Mutlak butlan; borçlar hukuku, ticaret hukuku, idare hukuku, medeni hukuk gibi alanlarda sıkça kullanılan bir terim olmakla birlikte bir işlem veya olayın gerçek dünyada (sosyal yaşamda) gerçekleşmiş olsa bile taşıdığı şartlar gereği hukuken hiç gerçekleşmediğini ifade eder.”

Sonra da “Hiç uzatmadan, evelemeden gevelemeden”, hatta “Öküzün altında buzak bile aramadan”, dahası, “Âraf Suresi, 179’uncu Ayet’in kapsamına girenlerden olmadan” olup bitenleri, Hukuk eğitimi almış, meslekte ağabeyimiz gazeteci-Yazar Taha Akyol’un, Anayasa’nın 79’uncu maddesinin, “Kongre ve seçimler konusunda seçim yolsuzlukları dahil, tek yetkili Yüksek Seçim Kurulu’dur. Kararlarına bile itiraz edilemez” hatırlatmasını da yaptığı yazısındaki bir bölümü paylaşalım, yeter de artar bile!

“Evet, hukuki güvenlik, adalet, kanun önünde eşitlik konularında bugün de yüksek standartlardan uzağız. “Türkiye Hukuk Devleti midir?” sorusuna “Evet” veya “Hayır” cevabı verilemez. Çünkü hukukumuz var ama ihlâllerimiz de var. Hem de epeyce.”

DÜNDEN BUGÜNE

Tam tamına 20 yıl önce Türkiye’nin asayişindeki gidişatı, “Cinayetler, intiharlar, kavgalar aldı başını gidiyor” başlığı atarak dile getirmişiz.

20 yıl sonra gelinen noktada keşke “Yanılmışız” diyebilseydik!

Ama ne gezer! Gidişat 20 yıl önceki tahminimizi bile katlayarak süregelmiş!

İşte 20 yıl önceki o yazı:

*

Toplumsal bir cinnet dönemi geçiriyoruz. Hem de hiç dur durak bilmeden!

Nedenleri üzerine ise hiç kafa da yormuyoruz.

“Bir anlık öfke... Ruh dengesi bozuktu... Beşer şaşar… Vs. vs...” diyerek geçiştiriyoruz.

Sonuç için ise, “Böyle yazılmış. Mukadderat böyleymiş!” diyerek, tevekkülün bile içine kabul etmediği bir anlayışla, “Binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete!”

Arada bir, dört devreli basketbol maçı gibi mola veriliyor! Basketbol koçuna takımın eksiklerini tamamlaması için verilen süre benzeri!

Ama toplum, molalarda bile kendine “Ne oluyor? Nereye gidiyoruz? Ne yapmalıyız?” sorularını sormuyor. Cevaplarını aramıyor. Gerekeni yerine getirmek için de çabanın içine girmiyor.

Mola, kavga, saldırı, cinayet, cinnet, intiharlar ardı ardına hiç bitmemecesine sürüp gidiyor.

Ülkede yönetenler, ailede ebeveynler, şirkette sorumlular sorunun temeline inmiyor, her şeyi güllük gülistanlık görmeye, göstermeye çalışıyorlar.

Ama yaşananların sonuçları, onların teorilerini, söylemlerini tekzip edip duruyor!

Bunlar patlama noktasını geçti, parçalanmaya doğru koşuyor!

Toplum elden gidiyor.

Ne olur? Bir duralım! Düşünelim! Birlikte karar verelim!

İnsanının yaşama hakkını elinden alan bu acımasız, onursuz karmaşaya bir son verelim.

KISSADAN HİSSE

Gazetede siyasetçilerin birbirlerini suçlamalarını ve dil kirliliği içeren açıklamalarını okuyan Dursun, başını kaldırarak, “Ula Temel. Siyasi rejim neden kirlenir?” diye sormuş.

Temel de; “Adam müsveddelerini temize havale edemeyen toplumun siyasi rejimi de elbet kirlenir” demiş.

BAYRAMLAŞALIM…

Her daim olduğu gibi, Selçuklu döneminde yaşamış dünyaca ünlü Farslı matematikçi, astronom, filozof ve şair (1048-1131), ben diyeyim “Ömer Hayyam”, söz söyleyin “Basralı Ömer”, resmi kayıtlar da; “ Gıyaseddin Ebu'l-Feth Ömer İbni İbrahim el-Hayyam” olarak yer alan müstesna insanın dörtlüğünü yine hatırlayalım:

“Sevgili bir başka güzelsin bugün,

Ay gibisin pırıl pırıl gülüşün.

Güzeller bayram günü süslenir,

Senin ise bayramları süsler yüzün.”

Sonra, Hayyam’ı da mutlu eylemek için, “Bayramdan bayrama süslenen değil, bayramları bile süsleyecek nitelikte insan olabilme” dileği ile “Bayramınız mübarek olsun” diyorum.