Hangisi Kasap Değildi Ki?

Toplum mühendisliğini çok iyi becerenlerin Benyamin Netanyahu’u hedefe oturtarak, sanki bugünkülerden farklı imişcesine Ortadoğu da yaşanan vahşetten adeta İsrail’i kenara iterek söz etmeleri, gaflet ve delâletten değil ise, biline ki ihanettendir.

Abone Ol

1948’de kurulan İsrail’in ilk başbakanı David Ben Gurion’dan tutunda, Menachem Begin, Arıel Sharon, İzak Rabin, Simon Peres’den Benyamin Netanyahu’ya kadar hepsi devlet politikasını uygulamış, vahşet ve katliam yapmayı birbirine devretmişlerdir. Bu gerçeği bilmemek gaflet ve delaletten başka bir şey değildir. Hele hele bilip de bunu İsrail devletine değil de, sadece Başbakanlık yapanlara ciro etmeye kalkmak tam anlamıyla gerçeğe ihanettir.

Onun için, İsrail’de Netanyahu’nun gitmesini adeta kurtuluş reçetesi gibi görenler, göstermeye çalışanlara tavsiyemiz, tarihin sayfalarına bakmalarıdır.

Bakarken de Ortadoğu’daki hedefin Büyük İsrail Devleti olduğunu ve bunun da BOP denilen Büyük Ortadoğu Projesi’nde açık açık yazıldığını da görmeleridir.

UNUT(TUR)MAK GEÇERLİ Mİ?

Tanzimat dönemi şair ve yazarlarından Muallim Naci’nin (1850-1893);

"Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür", yani "İnsan hafızasının kusuru ya da hastalığı unutmaktır" sözüne sığınanlar, bu tarifle dünya hayatında suçtan, ahiret için ise günahtan kurtulacaklarını sanarak hareket ediyorlar!

Dün dediklerinin-yaptıklarının bugün tam tersini söyledikleri-icra ettikleri zaman bu zıtlıklarını unutuyorlar! Yetmedi unutturmaya da çalışıyorlar.

Dün “kara” saydıkları yanlışları, bugün doğru yapıp “beyaza” büründürüyorlar.

Hafızasında unutma hastalığı olan insanlardan hem kendileri, hem de başkaları için bu dünya da geçerli oldu diyelim.

Ama bunun ötesinde, asıl hesap gününde de unutulacağını mı sanıyorlar?

A’râf Suresi 179’uncu ayette; “Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler.” diye tarif edildikleri için hesaba çekileceklerini de sanırım unutuyorlar!

Ezcümle; unutmak da geçerli değil, unutturmak da…

YIKMAK KOLAY OLDUĞU İÇİN!

Yapmanın zor, yıkmanın kolay olması hemen hemen her alan için geçerlidir.

“Trabzon’da kapanan işyeri sayısının açılandan çok daha fazla olduğu” haberini okuyunca bu gerçeği tekrar hatırladım.

Gerçi yıkma işi sadece ticarette yer bulmuyor Trabzon’da!

Yıkma kolay olduğu için eleştirinin olumlu olabileceğini de bile ben diyeyim “Unutan”, siz söyleyin “Bilmeyen” anlamayan bir ahali mevcut ise…

Çünkü bir duvarı yapmak için yüzlerce tuğlayı üst üste dizmek emek ve zaman ister.

Ama yıkmak, en dipteki bir tuğlanın çekilmesi yeterlidir.

Ne güzel söylemiş, tariflemiş Mehmet Akif Ersoy: (1873-1936)

Hadi gel yıkalım şu Süleymaniye'yi desen, iki kazma kürek, iki de ırgat gerek. Ancak hadi gel yapalım şunu geri desen, bir Sinan gerek, bir de Süleyman gerek.”

TEK BAŞINA ARSLANTÜRK…

Aslında, “Keşke Sebahattin’de görebilseydi” diye başlayarak, İSO’nun 2025 yılı için yayınladığı “500 Büyük Sanayi Kuruluşu” listesine 419’uncu sıradan giren Arslantürk Tarım Ürünleri’nde söz etmek isterdim.

Olmadı! Ecel müsaade etmedi!

Babaları Dursun Ali Arslantürk’ün 1950 de kurduğu işyerini, üreten ve ihracat yapan bir dünya firmasına kardeşleri İsmail (rahmetli), Selahattin, Sait ve Mustafa ile birlikte dönüştüren Sebahattin’i en verimli çağında zamansız kaybetmenin acısını bir kere daha hissettik.

Hissederken de şunu düşünüp, kendi kendime sormadım değil:

“Bir zamanlar İSO’nun ilk 500’ünde Trabzon’dan 4-5 firma yer alırken, şimdi Arslüntürk’ün tek başına yer alması rahmetli Sebahattin’i üzmez mi idi?”

Buruk bir sevinç hissederek, kesinlikle üzerdi.

Çünkü O, kalkınma hareketinin azlık ile değil, çoklukla başarılı olabileceğini çok ama çok iyi bilendi.

Çeyrek asırlık birlikteliğimizde yaptığı çalışmalar, ürettiği projeler başta fındık olmak üzere üretimden tüketime kadar olan süreçte yer alan herkesi, her kesimi kapsardı.

Bu vesile ile Sebahattin Arslantürk’ü bir kere daha rahmetle yad ediyor, Arslantürk Kardeşleri de bayrağı daha yukarıya taşıma temennisi ile tebrik ediyorum.

DÜNDEN BUGÜNE

Siyasete fazla dolanmadan…

Düzenine uyup, dümen suyuna girersek günlerle ilgili yazacak o kadar çok şey var ki!

Bacakları kısa olan yalanın adı, siyasette “vaat” haline getirilip, doğruların sadece “Benim” denilen çıkarların üzerine kurulduğu…

Meydanlarda peşrev çekmeye çalışan yabancı pehlivanların nutuklarına, futbol sahalarının top yerine “yeşil dolarlara” kaldığı…

Gurur ve kibir adına, “Burnu pislikte iken kuyruğu havada tutanların” cirit attığı…

Toplumu yönetmeye talip olup ta, bireysel yaşama için söylenen “Ben var dünya var, ben yok dünya yok” için çalışırken, “şeytanın büyük günahları işlemesi” gibi ilâhi ve ulvi hedeflerle (!) bunu kamufle etmeye çalışanların arttığı…

Böyle günlerde Ziya Paşa’yı da hatırlayıp kelimelerden cümle-i vagon yapılabilecek neler yok ki!

“Herkese olmuş iken meşreb bu tezvir ü riya,

Kâr-ı akil mi bu halka nefsini etmek feda.”

(Herkeste bu fitnecilik, yalan-dolan ve riyakârlık, ikiyüzlülük bir huy, tabiat olmuş iken, bu halka kendini feda etmek, akıllı insan işi midir?)

Hani, bazıları, kendini keçi ile karıştırıp, “inadına” derler ya; bizimkisi o kadar değil ama olabildiğince, hiç değilse lafazanlık olsun diye “kaçabildiğince gündemden uzaklaşmak” için çabalamaktan başka bir şey olmasa gerek! 23 Haziran 2007

KISSADAN HİSSE

Şirazlı SÂDİ'den

“Arkamdan konuşup sövüp dursunlar.

Hakkımda yalan yanlış uydursunlar.

Dosttan yüz çevrilmez düşman sözüyle.

Aman boş ver; Köpekler kudursunlar!”