Asaf Hâlet yazmıştı dersin gün gelir;
İbrahim!
Gönlümü put sanıp da kıran kim?"
Yaş aldıkça anlıyor insan, mesele gönlün kırılması değilmiş. Mesele, gönlün neye dönüştüğüymüş.
Çünkü beşerdir ya insan!
Bir şeyi sever.
Sonra biraz daha sever.
Sonra onu alışkanlık yapar.
Sonra ihtiyaç.
Sonra da onsuz yaşayamayacağına inanır.
Vazgeçmeye, vazgeçilmeye katlanamaz.
İşte bütün hikâye orada başlar.
Bir dostluğu mesela.
Bir pencerenin ışığını.
Bir ihtimali.
Bir gün gerçekleşir diye saklanan hayalleri.
Küçücük şeylerdir bunlar.
Ama işte büyürler gönül dedikleri mekânda. Yağmurdan sonra bahçeyi saran sarmaşıklar gibi.
Sessizce...
Gün olur.
Gitmesi gereken gider. Söylemesi gerekeni söyler. Veyahutta hiçbir şey söylemez.
Ve bir şeylerin yer değiştirdiğini hissedersin.
Sanki yıllardır aynı yerde duran bir dolap çekilmiş de güneş görmemiş bir iz kalmıştır duvarda.
En çok buna şaşılır;
Gidenlere değil, onların içimizde kapladığı yere.
Ne kadar yer vermişiz.
Ne kadar büyütmüşüz.
Ne kadar merkez yapmışız.
Oysa hayatın garip bir mizah anlayışı var.
Sen bir şeyi hayatının merkezine koydukça o şey koşaradım uzaklaşır senden.
Sen sıkı tuttukça kayar gider avuçlarından.
Belki de bu yüzden yorgun düşüyor eller ayaklar.
Bazı şeyler bir tren garında beklenen yolcular gibidir.
Gelir.
Bir süre kalır.
Sonra uğurlanır.
Ne vakit geldi, ne vakit gitti anlayamazsın.
İlle de gitmeliydi onu dahi çözemezsin.
Bir gün yolların ayrılacağını düşünemezsin.
Ama ayrılmıştır bütün yollar. Yan yana gelmek imkânsızdır artık.
Ve döngü...
Dönmeye devam eder.
Onsuz olmaz, olamaz dediği şeylerle de oluyordur hayat.
Sabah yine olmaktadır.
Kuşlar yine konmaktadır daallara.
Çay yine demlenmektedir.
Akşam yine inmektedir sokaklara.
Bir tek gönlü mekânda düzen değişmiştir.
Eşyalar dağılmış, biblolar kırılmıştır.
Duvardan duvara çarpılmıştır çerçeveler.
Belki de bazı kırılışlar bundan acıtır.
Hikâyeyi kaybettiğimizden.
Yaşanan şeyi değil de, ihtimali gömdüğümüzden.
Olanı değil de olmasını umduğumuzdan.
Sevgili okur!
Asaf Hâlet'in sorusu bir suçlu, bir müsebbib aramıyor esasen.
Bir muhasebe yapıyor içten içe;
Kıran kim?
Hakikaten kim?
İnsan mı?
Ardından kalanlar mı, yoksa o büyük beklentiler mi?
Gel gör ki, gönlümüzü kırmıyordur hikâyeler, ne kadar katlanabilir olduğumuzu ölçüyordur.
Belki de sınanıyordur mecalimiz.
Ama İbrahim!
Belki de onlar, bunlar değildi kıranlar.
Belki bir sonbahardı.
Dallarımızda yıllarca taşıdığımız yaprakları habersizce yere bırakan.
Belki bir tufandı.
İsmine yuva kurduğumuz kuşları, göğsümüzden çalıp götüren...
Saygı ve Muhabbetle