İftira mı, esas mı?

Bir cümle var, son yıllarda sıkça duyduğumuz; Türkiye’de en çok tartışılan hukuk ilkesi: “Kadının beyanı esastır.” Kimine göre bu cümle, adaletin vicdanı; Kimine göre ise adaletin zedelendiği yer. Bir ilke iki görüş; peki gerçekte nedir bu ilke?

Abone Ol

Halk arasında “İstanbul Sözleşmesi” olarak bilinen aslında 6284 sayılı “Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadele” kanununa dayandırılan Avrupa Konseyinin hazırladığı ve İstanbul’da imzalandığı için ‘İstanbul Sözleşmesi’ olarak anılan Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmesidir.

Sözleşme doğrudan bir ceza kanunu değil, Türkiye’nin taraf olduğu, devlete önleme, koruma ve müdahale yükümlülüğü getiren bağlayıcı bir sözleşme; ceza yazmaz ama yön çizer.

Tıpkı bir bıçak gibi…

Doğru elde ve doğru yerde kullanıldığında hayat kurtarır; denetimsiz, ahlaksız bir toplumda hayat söndürür.

Asıl mesele, ilkenin kendisinden ziyade, bu ilkenin üzerine inşa edilen toplumsal zeminin ne kadar sağlam olduğudur.

“Kadının beyanı esastır” ilkesi, bir hüküm değil, bir usul kuralıdır. Özellikle şiddet ve taciz gibi delillendirilmesi zor vakalarda, mağdurun kapıdan çevrilmesini önlemek ve adaletin çarklarının dönmesi için “Konuş, seni duyacağız, seni ciddiye alacağız” demektir.

Bu ilke, yargı sürecinin başlaması için vardır. Yani bu ilke kimseyi peşinen suçlu ilan etmez ve etmemelidir.

Ancak unutulmaması gereken bir gerçek daha vardır:

Adaletin kapısını açan her anahtar, aynı zamanda yanlış kullanıldığında o kapıyı kırabilecek bir güce de sahiptir. Bu yüzden mesele sadece ilkenin varlığı değil, o ilkeyi uygulandığı toplumun vicdanıdır.

Bugün geldiğimiz noktada bu ilke, olması gereken yerden koparılarak bambaşka anlamlara çekiliyor. Kimi zaman bilinçsizce, kimi zaman kasıtlı olarak hukukun önüne geçiriliyor.

Bir kesim, “kadın ne derse doğru kabul ediliyor” diyerek bu tepki gösteriyor; diğer kesim ise hâlâ kadınların yeterince korunmadığını savunuyor.

Gerçek ise bu iki uç arasında bir yerde duruyor. Vicdan ve adalet terazisinde…

Ve belki de en büyük sorun, artık bu teraziyi tutan ellerin titremesidir. Çünkü toplumda güven duygusu zedelendiğinde, ne beyanın değeri kalır ne de savunmanın gücü.

Tam bu noktada kötüye kullanım gerçeği devreye girer.

Bir iftira, bir yanlış beyan, bir öfke anında söylenmiş ve geri alınamayan bir suçlama, telafisi olmayan büyük yıkımlar getirir.

Üstüne birde “Çamur at, izi kalsın” mantığıyla hareket edildiğinde, gerçek ortaya çıksa bile geride kalan iz silinmez. Bir insanın itibarı, yılları, emekleri bir anda tartışmaya açılır. Suçsuzluğunu kanıtlasa bile akıllarda hep o “acaba” sorusu kalır. İşte o “acaba”, en ağır cezadır bazen.

Ve çoğu zaman bu “acaba”, mahkeme salonlarından çok daha uzun ömürlüdür. Çünkü hukuk bir gün karar verir; ama toplumun zihni yıllarca hüküm vermeye devam eder.

Adalet terazisi tek kefeyle çalışmaz. Hiç kimsenin sesinin duyulmadığı bir toplum mu daha tehlikelidir? yoksa herkesin bir sözle suçlu ilan edildiği bir toplum mu? Her iki uç da adaleti yaralar. Yapılması gereken taraf olmak değil, dengeyi savunmaktır.

Bir toplumda dürüstlük, hak yememe ve kul hakkı gibi kavramlar hayatın merkezinden çıkıp sadece dilde birer slogana dönüştüğünde, en insani hukuk ilkeleri bile birer silaha evrilir.

Çünkü ahlakın zayıfladığı yerde hukuk ağırlaşır,

Vicdanın sustuğu yerde ise en doğru kurallar bile yanlış sonuçlar doğurabilir.

İnançlı ve ahlaklı bir toplum, sadece kanundan korktuğu için değil, vicdanına hesap veremeyeceği için yanlıştan kaçınan bireylerden oluşur. İşte inancın ya da Müslümanlığın etkisi de burada kendini gösterir.

Eğer bir toplumda “yalan beyanla birinin hayatını karartmak” bir kul hakkı, büyük bir vebal, günah ve ahlaki bir yıkım olarak görülmüyorsa;

Mağdur gerçekten korunamaz,

Masumlar töhmet altında kalır,

Gerçek adalete olan güven sarsılır.

Çünkü güven bir kez sarsıldığında, ne doğru beyan kendini anlatabilir ne de doğru karar toplumu tatmin edebilir.

“Kadının beyanı esastır” ilkesinin suiistimal edilmesinden korkuyorsak, asıl tamir etmemiz gereken yer yasalar değil, toplumun zedelenen ahlak ve inanç dokusudur.

Hukuk kuralları birer iskelet gibidir; onlara eti ve ruhu veren toplum değerleridir. “Kadının beyanı esastır” ilkesi ancak; yalanın en büyük ayıp, iftiranın en ağır yük ve günah olduğuna inanan toplumda gerçek amaca hizmet eder.

Maalesef bugün, inanç dünyamızda yaşadığımız bu büyük kırılmanın altında, dinin siyasal bir araç hâline getirilerek mukaddes değerlerin siyasetin günlük polemiklerine malzeme edilmesi, İslam’ın o kuşatıcı, terbiye edici ve ahlak inşa edici ruhunu zayıflatmıştır.

Dini kavramlar siyasallaştıkça, İslam’ın özündeki “güzel ahlak” bir yaşam biçimi olmaktan çıkıp sadece bir aidiyet sembolüne dönüştü. Kutuplaştırıcı dil, insanlara dürüst olmayı değil, kendi mahallesinden olanı ne olursa olsun savunmayı öğretti.

Bu durum, sadece hukuku değil, insan ilişkilerini de zehirledi. Artık insanlar doğruyu değil, işine geleni savunur hale geldi. Hakikati söyleme cesaretinden çok, kendi tarafını savunmayı tercih ediyor.

Dinin bu şekilde hırpalanması, topluma iftiradan kaçınmanın en temel İslami düstur olduğunu unutturmuş; “her yol mubahtır” anlayışını vicdanlara yerleştirmiştir maalesef.

Zinanın kaldırılması... Burada önemli olan siyasi alınan bir kararın karar olmasının dışında İslamiyet’e olan bağlılığı zayıflatması. Gelinen nokta gün gibi ortada. Gündüz kuşaklarında gözler önüne serilen ahlaki çürümüşlük ve rezalet detayına girmiyorum…

Nitekim konumuza dönersek “Kadının beyanı esastır” ilkesini savunana da reddedene de gerekli olan şey; haktan, hakikatten ve dürüstlükten vazgeçmeyen bir toplum vicdanıdır.

Çünkü hukuk, insan ahlakının bittiği yerde nöbet tutan bir bekçidir. Asıl olan, o nöbetçiye iş bırakmayacak bir erdeme sahip olmaktır.

Bizler dini siyasetin dar koridorlarından çıkarıp vicdanın geniş meydanlarına geri döndürmedikçe, ne yasalarımız bizi koruyabilir ne de beyanımız hakikati yansıtabilir.

Çünkü adalet sadece mahkeme salonlarında değil, insanın kalbinde başlar.

Asıl mesele, adaleti bir slogana değil; Allah korkusuyla, hatta daha doğrusu gerçek Allah sevgisiyle perçinlenmiş bir karakter disiplinine dönüştürebilmektir.

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan ve Allah için şahitlik eden kimselerden olun…” Nisa Suresi 135. Ayet

Sözde değil özde iman edenlerden olmak dileğiyle…

Görüşmek üzere…