“Herkes kendi için bir derstir, elverir ki insan kendini yakından görmesini bilsin.” diyor Montaigne. Kendini tanımakla işe başlamalı; kendini tanımadan başka herhangi bir şey hakkında bilinçli bir bilgi edinme imkânı neredeyse imkânsızdır. Sokrates’in bilge olmasını, onun Tanrısı’ nın dediğine uyup, kendini gerçekten tanımasına ve küçük görmesini bilmesine bağlamaktadır. Kendimizi öğrenmeden, başkalarını öğrenmeye imkân var mı? Kendimizi bilmeden başka hiçbir şeyi gerçekten bilmemizin imkânsız olduğunu anlayarak bilgi edinmeye çalışmak, bizi hedefe götürebilir.
Kendimizi bilmek, “insan ”ı bilmeye götürür bizi. İnsan denen meçhulü bilmek için önce düşünmek gerekir. İnsanı tanımadan, kendimizi de tanıyamayız, dünyayı da, hayatı da…
İnsanı bir bilge insan, “bir damla kan ve bin bir çeşit dert” olarak tanıtmış. Haksız mı? İnsanı yaratan Yüce Allah(C.C.) da insanı bir damla sudan yarattığını hatırlatıyor defalarca. Bu bilgi, bizi tanımaya başlamanın temel bilgisi olursa, önce insanı, sonra da kendimizi tanıma yolunda önemli bir yol almış olabiliriz. Bu yol öyle kısa ve kolay bir yol değil elbette. İnsanın mahiyetini anlamadan kendimizi tanıyamayacağımızın bilincinde olmak, bilgelik yolunda olmanın göstergesi olabilir. Bilgelik, insanı ve kendimizi tanıma yolunda mesafe kat etmekle olur. İnsanı tanıma noktasında kat edilen yolun sonunda, kendimizi tanıyıp, küçük görebilirsek, o zaman bilgeliğin kapısı açılmış olacaktır. Kendini dev aynasında gören, bilgelik yoluna hiç girememiş demektir. Bilgelik, tevazuyu beraberinde getirir. Bilgi artıkça tevazu artar ve bilgelik yolu açılır; tevazunun olmadığı yerde gurur var, gururun olduğu yerde bilgelik olmaz.
Çağımız insanı, egosu tavan yapmış bir durumda, hayatı anlamaya çalışmakta ve maalesef hayatı anlayamamakta ya da yanlış anlamakta.
İnsanın kendini ve hayatı anlamlandırmada eğitimden yani okuldan yararlandırılmalı. Ama okul maalesef, ders kitaplarının sıkıcı bilgilerini çocuk ve gençlere ezberletmektedir. Bu yöntemle çocuk ve gençlerin ne kendilerini ne de hayatı anlamalarına imkân vardır. İnsanın mahiyeti, ders kitaplarındaki sıkıcı bilgilerin ezberlenmesiyle anlaşılamaz. Nitekim anlaşılamıyor. Yetişmekte olan çocuk ve gençler, hayatı anlamakla ilgili bir çile çekmeye hevesli değiller. Her şeyin hazır bulunduğu bir dünyada, çocuk ve gençlerin kendilerini anlamaya gayret etmelerini beklemek de biraz saflık olsa gerek. Çünkü bu çocuk ve gençler, her şeyi hazır buldukları gibi, hayatın anlamanı da hazır bulmak istiyorlar. Ama eğer bu bilgi, sınavlarda soru olarak karşılarına çıkmayacaksa, o zaman bu bilgiyi öğrenmeye ne gerek var? Bu düşünce ile yetişen insanın, insanı tanıma ile ilgili bir çabaya girmesine gerek var mı?
Sahi okuldan bilgenin yetiştiğini hiç duydunuz mu? Okullar hayatı öğretmede yeterince başarılı olamadığından, bilge yetiştirmede de başarısızdır… Bilge yetiştirmeyi bir tarafa koyalım, okullarda insanı ve hayatı tanıtabilelim…
İnsan nedir? İnsan denen meçhulü nasıl malum haline getirebiliriz? Bu soruların cevabını aramaya başlarsak, kendimizi de tanımaya başlayacağız demektir. Böyle bir bilginin yer almadığı okulların, eğitimde başarılı olmasını beklemek boşunadır.