Kalabalıklar İçinde Üşümek

“Sana ne demeliyim bilmiyorum;

Abone Ol

Güneşim desem, güneş batıyor

Hayatım desem, hayat kısa

Gülüm desem o da soluyor

Sana canım demeliyim

Çünkü can seninle yaşıyor”

Üstat Nazım Hikmet Ran böyle sesleniyor bir şiirinde sevdiği kadına.

Bu gibi sözler, insanın içine bir bıçak gibi girer.
Sessizce saplanır.
Kanatmaz belki ama yıllarca sızlatır,

Nazım Hikmet Ran’ın,
“Sana ne demeliyim bilmiyorum…” diye başlayan o dizeleri de işte tam böyledir.
Çünkü orada sıradan bir aşk anlatılmaz.
Orada bir insanın başka bir insanda yeniden doğması anlatılır.

“Güneşim desem, güneş batıyor…”

Ne kadar ağır bir cümledir bu.
Çünkü insan, sevdiği şeyi ölümsüz görmek ister.
Ama dünya fanidir.
Güneş bile batıyorsa, çiçek bile soluyorsa, ömür dediğimiz şey bir avuç nefes kadar kısa sürüyorsa,
o zaman insan sevdiğine hangi kelimeyi yakıştırabilir ki?

Bugünün dünyasında herkes birbirine kolayca “aşkım” diyor.
Ama kimse kimsenin yarasına dönüşmüyor artık.
Sevgiler hızlı başlıyor, zamanla hızlı tükeniyor.
İnsanlar artık birbirinin gözlerine değil, telefon ekranlarına bakıyor.
Birbirinin ruhunu değil, işine yarayıp yaramayacağını ölçüyor.

O yüzden Nazım’ın sözleri bugünün insanına da ağır geliyor.
Çünkü o sözlerde menfaat yok.
Gösteriş yok.
Rol yok.
Orada saf bir teslimiyet var.

“Sana canım demeliyim,
Çünkü bu can seninle yaşıyor…”

İşte insanı yerle bir eden yer tam da burası.

Bir insanı sevmek, onu güzel bulmak değildir sadece.
Onsuzken eksik hissetmektir.
Kalabalıkların içinde bile içinin üşümesidir.
Adını duyunca kalbinin istemsizce yavaşlamasıdır.
Yanındayken dünya susarken, yokken bütün seslerin insanın kafasını parçalayacak kadar büyümesidir.

Şimdi dönüp etrafımıza bakıyoruz…

Birbirini gerçekten seven kaç insan kaldı?
Kaç kişi sevdiğinin derdiyle dertleniyor?
Kaç kişi bir mesaj geç geldi diye endişeden uyuyamıyor?
Kaç kişi “iyi misin?” sorusunu gerçekten hissederek soruyor?

Herkes sevilmek istiyor ama kimse sevmeye cesaret edemiyor.
Çünkü gerçek sevgi insanı savunmasız bırakır.
Canını bir başkasının ellerine teslim etmek kolay değildir.

İnsan en çok sevdiği yerden kırılır çünkü.

Belki de bu yüzden modern çağın insanı derin bağlardan kaçıyor.
Kimse kimsenin yükünü taşımak istemiyor.
Herkes kusursuz aşk arıyor ama kimse fedakârlık yapmak istemiyor.
Halbuki aşk dediğin şey biraz da yorgunluktur.
Biraz beklemektir.
Biraz sabretmektir.
Biraz yanmaktır.

Çünkü insan gerçekten seviyorsa, sevdiğinin acısını kendi acısı gibi hisseder.

İşte Nazım’ın o şiiri tam olarak bunu anlatıyor.
Bir kadına “hayatım” demeyi bile eksik bulacak kadar büyük bir sevgiyi,
Çünkü hayat bile bitiyor.
Ama bazı insanlar vardır ki, gittikten yıllar sonra bile insanın içinde yaşamaya devam eder.

Ve insan anlıyor,

Bazı sevgiler sevgili olmaktan çıkar, kader olur.

Bazı insanlar hayata dahil olmaz, hayatın kendisi olur.

Bir gün herkes sevdiğine son kez bakacak.
Son kez sesini duyacak.
Son kez sarılacak.
İşte o gün geldiğinde insanın aklında ne para kalacak, ne makam, ne ego, ne de gurur,

Sadece gerçekten sevdiği insan kalacak.

Belki de bu yüzden dünyadaki en ağır şey, yarım kalmış bir sevdanın sessizliğidir.