KİMSE KÖTÜ DEĞİLSE BU KADAR KIRGIN İNSAN NEREDEN ÇIKIYOR?

Herkes kendi hikâyesinin iyi insanı. Herkes haklı, herkes vicdanlı, herkes elinden geleni yapmış… Fakat ortalık kırılmış dostluklardan, yarım kalmış sevgilerden, konuşmayan kardeşlerden ve birbirinin yanından yabancı gibi geçen insanlardan geçilmiyor. Öyleyse sormak gerekiyor: Kimse kötü değilse bütün bu kırgınlıkları kim bıraktı geride?

Abone Ol

İnsanları dinlemeyi seviyorum. Çünkü her insan, kardeşiyle neden artık görüşmediğini… Hikâyeler değişiyor, isimler değişiyor, şehirler değişiyor ama nedense cümlelerin vardığı yer pek değişmiyor:

“Ben elimden geleni yaptım.”

Sanırım insanoğlunun en sık kullandığı beraat cümlelerinden biri bu.

Biraz daha dinliyorsunuz; karşı taraf kıymet bilmemiş, vefasızlık etmiş, yanlış anlamış, değişmiş, uzaklaşmış, kırmış, dökmüş… Hikâyeyi anlatan ise çoğunlukla sabretmiş, susmuş, fedakârlık etmiş, idare etmiş ve nihayet dayanacak gücü kalmadığı için çekip gitmiş.

Sonra tesadüfen aynı hikâyeyi öteki taraftan dinliyorsunuz.

Şaşırtıcı biçimde o da elinden geleni yapmış!

İşte tam burada insanın aklına tuhaf bir soru takılıyor:

Madem herkes elinden geleni yaptı, ortada kalan bu enkaz kimin?

Belki de insan ilişkilerinin en büyük açmazlarından biri burada saklı. Biz kendi davranışlarımızı niyetimizle, başkalarının davranışlarını ise sonuçlarıyla değerlendiriyoruz.

Biz sesimizi yükselttiğimizde yorgunuzdur; başkası yükselttiğinde saygısızdır. Biz telefon açmadığımızda yoğunduk; o açmadığında bizi önemsemiyordur. Biz ağır konuştuğumuzda sinirimize yenilmişizdir; o ağır konuştuğunda gerçek yüzünü göstermiştir. Biz uzaklaştığımızda kendimizi korumuşuzdur; o uzaklaştığında bizi yarı yolda bırakmıştır.

İnsan kendisine gelince ne çok mazeret biliyor.

Başkasına gelince ne kadar az…

Belki de asıl mesele kötülük değildir. Belki mesele, kendimizi iyi insan olarak gördüğümüz için yaptığımız bazı kötü şeyleri fark edememektir.

Çünkü “Ben kötü biri değilim.” cümlesi bazen öylesine güçlü bir zırha dönüşüyor ki onun arkasında söylediğimiz sözleri, yaptığımız ihmalleri, sustuğumuz yerleri, gururumuzu, hoyratlığımızı göremiyoruz.

Oysa iyi olmak, kimseyi incitmemek anlamına gelmiyor.

İyi insanlar da kırar. İyi insanlar da bazen bencil davranır. İyi insanlar da yanlış anlar, yanlış konuşur, ihmal eder, kıymet bilmez. Hatta bazen en ağır yaraları, birbirini gerçekten seven insanlar açar.

Çünkü insan en çok yakınındakine karşı dikkatsizleşiyor.

Nasıl olsa beni bilir, diyor. Nasıl olsa niyetimi anlar. Nasıl olsa gitmez.

Ve gün geliyor, “nasıl olsa” dediğimiz insan gerçekten gidiyor.

Ardından şaşkınlıkla bakıyoruz.

“Ben ne yaptım ki?”

Belki hiçbir şeyi bilerek yapmadık. Fakat insan ilişkilerinde çok önemli bir gerçeği unutuyoruz: Biz kendi niyetimizi biliyoruz, karşımızdaki ise davranışımızı yaşıyor.

Siz “öyle demek istememiş” olabilirsiniz. Fakat karşınızdaki öyle duymuştur. Siz unutmuş olabilirsiniz. O önemsenmediğini hissetmiştir. Siz bir anlık öfkeyle söylemiş olabilirsiniz. O cümleyi yıllarca içinde taşımıştır.

Niyetiniz kötü olmayabilir ama bıraktığınız iz yine de acıtabilir.

Sanırım insanın gerçek olgunluğu da burada başlıyor. “Ben kötü biri değilim.” demekte değil; “Kötü biri olmayabilirim ama burada yanlış yapmış olabilir miyim?” diye sorabilmekte.

Kolay bir soru değildir bu.

Çünkü başkasının kusurunu görmek için göz yeter. Kendi kusurunu görmek için biraz vicdan, biraz cesaret gerekir.

İnsan kendisinin avukatlığını çok iyi yapıyor. Kendi dosyamızdaki bütün hafifletici sebepleri biliyoruz. O gün yorgunduk, moralimiz bozuktu, çok kırılmıştık, sabrımız taşmıştı, hayat zaten üstümüze üstümüze geliyordu…

Karşımızdaki insanın dosyasına gelince nedense yalnızca suç maddesini okuyoruz.

Belki biraz da bu yüzden herkes anlaşılmak istiyor ama çok az insan anlamaya çalışıyor. Herkes ikinci bir şansı hak ettiğine inanıyor ama başkasının ilk yanlışında kapıyı kapatabiliyor. Herkes “Beni olduğum gibi kabul et.” diyor fakat karşısındakini değiştirmek için elinden geleni yapıyor.

Sonra da ortaya tuhaf bir dünya çıkıyor: Kimsenin kötü olmadığı ama herkesin birilerinden şikâyetçi olduğu bir dünya.

Herkes mağdur. Peki fail kim?

Sanırım insanlığın çözülemeyen polisiye vakası biraz da bu.

Üstelik hafızamızın da kendine özgü bir adalet sistemi var. Bize yapılan kötülükleri yıllarca saklıyor; bizim yaptıklarımızın dosyası ise zaman zaman esrarengiz biçimde kayboluyor. On yıl önce bize söylenmiş bir cümlenin tonlamasını bile hatırlıyoruz ama bizim söylediğimiz cümle sorulduğunda, “Ben öyle bir şey söyledim mi gerçekten?” diye şaşırabiliyoruz.

İnsan hafızasının “bana yapılanlar” klasörü sınırsız depolama alanına sahip. “Benim yaptıklarım” klasörü ise nedense sürekli yer açmaya çalışıyor.

Biraz gülümsetiyor ama biraz da can acıtıyor.

Çünkü belki de kırgınlıklarımızın bir kısmı kötü insanlardan değil, kendisini hiç sorgulamayan iyi insanlardan doğuyor.

Bir insanın kendine sorabileceği en zor soru bu yüzden “Bana ne yaptılar?” değildir.

“Ben ne yaptım?”dır.

Beni kim kırdı değil, ben kimi kırdım? Kim beni aramadı değil, ben kimi aramayı unuttum? Kim beni anlamadı değil, ben kimi anlamaya çalışmadım? Kim bana haksızlık yaptı değil, ben kime karşı kendi haklılığıma fazla güvendim?

İşte insan biraz burada büyüyor.

Çünkü hatasını kabul etmek insanı küçültmez. Özür dilemek yenilmek değildir. “Burada seni anlayamamışım.” diyebilmek karakter kaybı değildir.

Aksine, insanın kendisine karşı kazanabileceği en büyük zaferlerden biridir.

Ne yazık ki yaşadığımız çağ biraz da haklı çıkma çağına dönüştü. Evde haklıyız, işte haklıyız, sosyal medyada haklıyız. Tartışmalarımız anlamak için değil, kazanmak için. Karşımızdaki konuşurken çoğu zaman onu dinlemiyoruz; sıra bize geldiğinde vereceğimiz cevabı hazırlıyoruz.

Sonunda tartışmayı kazanıyoruz belki.

Ama bazen insanı kaybediyoruz.

Ve elimizde haklılığımız kalıyor.

Oysa haklılık, akşam karşılıklı çay içebileceğiniz bir dost değildir. Omzuna başınızı koyabileceğiniz bir sevgili değildir. Bayram sabahı kapınızı çalacak bir kardeş değildir.

İnsan bazen haklılığını korurken hayatındaki insanları kaybedebilir.

Bu yüzden her anlaşmazlığın sonunda mutlaka bir suçlu aramak zorunda değiliz. Bazı hikâyelerde kötü adam yoktur.

Bazen yalnızca iki kırgın insan vardır. İki yanlış anlaşılmış cümle… İki gurur… İki suskunluk… Ve ikisinin de diğerinden beklediği küçücük bir adım.

Belki yıllarca konuşmayan insanların arasında koca dağlar yoktur aslında. Söylenememiş bir “Özür dilerim”, sorulamamış bir “Nasılsın?”, yutulmuş bir “Seni özledim” vardır.

Ama insan gururu tuhaf şeydir.

Ömrün geçmesine razı olur da bazen bir telefon numarasını çevirmeye razı olmaz.

Sonra yıllar geçer. İnsanlar değişir. Saçlara ak düşer, yüzlere çizgiler yerleşir. Bir zamanlar uğruna dünyayı ayağa kaldırdığımız meselelerin çoğunun aslında ne kadar küçük olduğunu fark ederiz.

Ve belki en acısı şudur:

Haklı olduğumuzu hâlâ hatırlarız ama neden bu kadar kırıldığımızı artık tam olarak hatırlamayız.

Bu yüzden zaman zaman kendimize dönmekte fayda var.

“Ben iyi bir insan mıyım?” diye sormaktan önce başka bir soru sormalıyız:

“Benim iyiliğim, yanımdaki insanlara da iyi geliyor mu?”

Çünkü iyilik insanın kendisi hakkında verdiği bir hüküm değil, başkasının hayatında bıraktığı izdir biraz da.

Belki kimse bütünüyle kötü değildir. Belki kimse bütünüyle masum da değildir. Hepimiz birilerinin hayatında güzel bir hatıra, birilerinin içinde ise hâlâ sızlayan bir cümle olabiliriz.

Bunu kabul etmek bizi kötü insan yapmaz. Bizi yalnızca insan yapar.

Ve belki dünya, kötü insanların bir sabah ansızın iyi olmasıyla değişmeyecek. Dünya; kendisini iyi bilen insanların arada bir aynanın karşısına geçip, “Acaba bu hikâyede benim de payım var mı?” diye sorabilmesiyle biraz daha yaşanılır olacak.

Çünkü bazen karşımızdaki insan kötü değildir. Biz de değilizdir. Ama yine de birbirimizi kırmışızdır.

Ve galiba insan olmanın en zor, en güzel tarafı tam da burada saklıdır:

Kendimizi kötü ilan etmeden, yaptığımız yanlışı görebilmek…