Eskiden büyüklerimizin ellerinden düşmeyen bir sanat vardı: kırkyama. Artık kullanılmayan kumaş parçaları özenle kesilir, renk renk bir araya getirilir, sabırla dikilir ve sonunda yepyeni bir örtü ortaya çıkardı. O örtüye uzaktan bakanlar sadece desenini görürdü ama onu diken kişi, her parçanın hangi elbiseden kaldığını, hangi bayramı, hangi düğünü, hangi vedayı hatırlattığını bilirdi.
İnsan hayatı da işte tam böyledir.Hiçbirimiz tek renk bir ömür yaşamıyoruz. Hayat bize bazen sevinçten mavi parçalar veriyor, bazen ayrılıkların gri tonlarını, bazen umutların yemyeşil kumaşlarını, bazen de gözyaşının koyu rengini... Biz ise farkında olmadan her günü bir öncekine dikiyor, her yaşadığımızı içimizdeki büyük örtünün üzerine işliyoruz.
Çocukluğumuz ilk yamadır…
Annemizin sesi, babamızın nasihati, okul yolunda koşturduğumuz sabahlar, mahallede oynanan oyunlar, ilk öğretmenimizin başımızı okşaması... O günlerde yaşananlar küçücük görünür. Oysa yıllar sonra dönüp baktığımızda karakterimizin en sağlam dikişlerinin çocuklukta atıldığını fark ederiz.
Sonra gençlik gelir.İlk hayaller, ilk başarısızlıklar, ilk dostluklar, ilk kırgınlıklar... İnsan en çok bu yıllarda sökülür. Çünkü hayat, kumaşı sağlamlaştırmadan önce mutlaka onu biraz çeker, biraz zorlar. O günlerde "Neden ben?" diye sorduğumuz birçok olayın cevabını yıllar sonra buluruz.
Çünkü zaman, en iyi terzidir.
Eksik kalan yerleri sabırla tamamlar.
Hayatın en ilginç tarafı ise insan, en güzel parçalarını çoğu zaman mutluluktan değil, acılarından diker.
Kaybettiklerimiz...
Yarım kalan hayallerimiz...
Beklediğimiz halde gelmeyen insanlar...
İhanetler...
Hayal kırıklıkları...
Hepsi ilk anda yırtık gibi görünür. Oysa zaman geçtikçe o yırtıkların üzerine öyle sağlam yamalar gelir ki insan, o acılar olmasaydı bugünkü olgunluğuna da ulaşamayacağını anlar.
Tecrübe aslında yaş almak değildir.
Çünkü yıllar herkesi yaşlandırır ama herkes aynı ölçüde olgunlaşmaz.
Tecrübe; aynı hatayı ikinci kez yapmamaktır.
Kime güvenileceğini bilmektir.
Susmanın da bir cevap olduğunu öğrenmektir.
Her kapının zorlanmayacağını fark etmektir.
Her vedanın kayıp olmadığını anlayabilmektir.
Ve en önemlisi...
Kendi değerini başkalarının ölçüsüyle belirlememeyi öğrenmektir.
İnsan zamanla şunu fark ediyor:
Hayatta hiçbir şey boşa yaşanmıyor.
Karşılaştığımız her insan bize ya bir iyilik bırakıyor ya da bir ders...
Kazandığımız her başarı özgüvenimizi büyütüyor.
Kaybettiğimiz her şey ise karakterimizi.
İşte bütün bunların toplamına "tecrübe" diyoruz.
Ne ilginçtir ki gençken büyüklerimizin nasihatlerini uzun bulurduk. "Abartıyorlar." der geçerdik. Sonra bir gün aynı cümleleri kendimizin kurduğunu fark ederiz. Çünkü artık bizim de kırkyamamız büyümüştür. Her dikişin ardında bir hikâye, her rengin altında bir yaşanmışlık vardır.
Belki de bu yüzden yaşlı insanların yüzündeki çizgiler yalnızca zamanın izi değildir.
Onlar, yılların işlediği dikiş izleridir.
Her çizgi bir mücadeleyi...
Her kırışıklık bir sabrı...
Her tebessüm atlatılmış bir fırtınayı anlatır.
Hayat kusursuz bir kumaş sunmuyor bize. Bazen söküyor, bazen yırtıyor, bazen eksiltiyor. Ama insanın en büyük mahareti, eksik kalan yerleri yeniden tamamlayabilmesidir.
Belki bugün kırkyamanızın en koyu renkli parçasıdır. Belki canınızı acıtan bir olayın tam ortasındasınızdır. Belki de "Bu neden başıma geldi?" diye kendinize soruyorsunuzdur.
Unutmayın...
Yıllar sonra dönüp baktığınızda, bugün sizi en çok zorlayan o parçanın, hayatınızın en sağlam dikişi olduğunu görebilirsiniz.
Çünkü insan hayatı tek renk olsaydı ne derinliği olurdu ne de hikâyesi.
Bizi biz yapan, kusursuz geçen günler değil; birbirine sabırla diktiğimiz sevinçlerimiz, acılarımız, umutlarımız ve vazgeçmeyişlerimizdir.
İşte bu yüzden hayat bir kırkyamadır.
Ve her insan, ömrü boyunca kendi hikâyesini ilmek ilmek diken bir ustadır.