Kök Sağlamsa Yürüyüş Sarsılmaz

Türkiye Cumhuriyeti genç bir ülke… Ama aynı zamanda binlerce yıllık birikimin, imparatorluk hafızasının ve köklü bir kültürün üzerine inşa edilmiş bir medeniyetin adıdır. Bu topraklarda “yeni” olan ile “kadim” olan yan yana yürür; biri diğerini inkâr etmez, aksine birbirini tamamlar.

Abone Ol

Türkiye Cumhuriyeti modern bir devlettir. Ama aynı zamanda inancını, özellikle İslam’ı, kendi kültürel süzgecinden geçirerek yaşayan; geleneklerine, örf ve adetlerine bağlı bir toplum yapısına sahiptir. Bu yüzden Türkiye’yi anlamak, sadece bugünü değil; geçmişin sesini de duymaktan geçer.

Bu ses bazen bir marşta yankılanır…

Ve o marşlar sadece notalardan ibaret değildir; bir milletin ruhudur.

Mehter Marşı bizim için sadece bir müzik değildir. O; yürüyüşün, dirilişin, kararlılığın sesidir. Bu milletin tarih sahnesine vurduğu mührün sesidir. Tarihin içinden bugüne ulaşan; Savaş meydanlarında askerin yüreğine cesaret, millete özgüven aşılayan, düşmana gözdağı veren bir çağrıdır.

Mehter; sadece geçmişin hatırası değil, aynı zamanda milli şuurun, bağımsızlık iradesinin ve “biz” olma bilincinin güçlü bir sembolüdür. Her vuruşta bir tarih, her nağmede bir kimlik gizlidir.

Ama bu millet sadece geçmişle yaşamaz…

Aynı zamanda Cumhuriyetle birlikte doğan yeni kurtuluş ruhu da; zaferi, dinamizmi ve ileriye doğru atılan adımı temsil eden, yeni kahramanlık marşlarımızı üretmiştir.

İzmir Marşı, Onuncu Yıl Marşı gibi milli marşlarımız; modern Türkiye’nin dinamizmini, ilerleme azmini ve çağdaşlaşma idealini yansıtır. Bu marşlarda sadece zafer yoktur; aynı zamanda gelecek vardır, umut vardır, hedef vardır.

İşte bu yüzden bizim marşlarımız arasında bir çatışma değil, bir bütünlük vardır. Mehter geçmişin köklerini hatırlatırken; Cumhuriyet marşları geleceğe yürüyüşün ritmini belirler. Biri “nereden geldiğimizi”, diğeri “nereye gittiğimizi” anlatır.

Çocukluğumuzda izlediğimiz o eski televizyon programı Evet - Hayır Yarışması aslında bu iki ruhu farkında olmadan bir araya getirirdi. Yarışmacılar mehter marşıyla ağır ağır sahneye gelir, İzmir Marşı’yla daha hızlı bir tempoyla uğurlanırdı. Bu durum zamanla toplum içinde bir mizaha dönüşmüş, hayatın içine yerleşmiş, günlük dilde yer edinmişti.

Aslında bu, bizim toplumumuzun kendine özgü zekâsının bir yansımasıydı. Hayatı ciddiye alırken bile gülmeyi bilen, eleştiriyi kırmadan yapan, zorlukları mizahla hafifleten bir anlayış…

Ama o mizahın altında bile bir gerçek vardı:

Bu millet hem ağırbaşlıdır, hem ataktır.

Hem köklüdür, hem yenilikçidir.

Peki bugün ne oldu?

Bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Türk toplumu giderek daha tahammülsüz bir yapıya mı bürünüyor? Biz hâlâ o dengeyi koruyabiliyor muyuz? Yoksa hız çağında, sabrı geride mi bıraktık?

Gelişen teknolojiyle birlikte zaman hızlandı. Her şeyin anında olmasını istiyoruz. Beklemek zor geliyor, anlamak, dinlemek zor geliyor, tahammül etmek ise giderek daha da zorlaşıyor. Oysa bu toplumun mayasında sabır vardı. Bizim kültürümüzde sabır bir erdemdi; tahammül bir zayıflık değil, bir olgunluk göstergesiydi.

Bu toplum; farklılıklarıyla birlikte yaşayabilen, hoşgörüyü güç sayan, en zor anlarda bile gülmeyi becerebilen bir toplumdu. Eleştirirken kırmayan, düşünürken bağırmayan, konuşurken dinlemeyi bilen bir toplum…Mizah bizim savunma mekanizmamızdı, sabır ise en büyük direncimizdi.

Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken şey şudur:

Ne sadece Mehter Marşı gibi ağır ve geçmişe takılı kalmak…

Ne de sadece Modern Marşlar gibi hızlı ve sabırsız olmak…

Asıl mesele; o ruhları birlikte taşıyabilmekte.

Çünkü milliyetçilik sadece sloganlarda değil; kültürünü yaşatmakta, geçmişine sahip çıkarken geleceğini inşa edebilmekte gizlidir.

Ve bu milletin marşları bize hâlâ aynı şeyi söylüyor:

Kökün sağlam olacak ki, yürüyüşün güçlü ve hızlı olsun.