Aheste başlayan oyun, sonra bir anda coştu; tıpkı kolbastının o beklenmedik hızlanışı gibi.
Yalan yok… Yabancı oyuncuların bu oyuna kattığı renk de başka güzeldi. Sanki hepsi Karadeniz’in suyundan içmiş gibi, aynı ritimde buluştu ayaklar. Derken sahneye çıkan bir gol…
Önce Onuachu sonra Nwaiwu vurdu, söz yerine geçti:
“Demedim mi Okan, demedim mi… Bu Trabzon adamı yutar!”
Kenarda hayal kuran Okan Buruk için masal erken bitti. Uçan halı indi, gerçekler Akyazı çimlerine çakıldı. Çünkü karşısında “yan gel yat” kabul etmeyen bir akıl vardı. Fatih Tekke oyunu sadece okumadı, yazdı.
Rakip en küçük temasta hakemin yanına uçtu, çimleri kuzu yatağı sandı. Oysa bu topraklar serttir; yatanı değil, ayağa kalkanı sever. “Aslan yattığı yerden belli olur” derler ya… O söz bu kez başka türlü yazıldı.
Trabzonspor’da bazı ayaklar vardı ki geceyi taşıdı. Folcarelli ve Ozan’ın direnci, 35’lik Savic ile Nwaiwu’nun aklı, savunmada tecrübelerinin soğukkanlı hali… Sağda Pina solda Mustafa Eskihellaç zıpkın gibi çalıştılar. Sanki Karadeniz’in azgın sularını arşınlayıp uzandığı sahrada mal bulmuş mağribi kimliği kattılar. Hepsi bir bütünün parçasıydı. Ama asıl mesele şu: Bu takım koştu, inandı ve oyunu istedi. Futbol bazen yetenek değil, yürek işidir. Trabzonspor zirve yürüyüşünde artık daha kararlı. Kısıtlı kadroyla büyük iş yapmak, lafla değil sahada olur. Ve bu takım, bu sezonun en iyi oyunlarından birini oynayarak mesajı verdi. Şimdi önlerinde altı maç var. Yol uzun değil ama ince… Hata affetmez. Ama Akyazı’da o gece görüldü ki; Bu takım isterse horon da oynar, kolbastı da… Ve gerektiğinde rakibine ritmi de o verir.
DURUŞ VARSA, SÖZE GEREK YOK!
Bazıları konuşur… Bazıları sadece bakar ve geçer… Ama bazıları vardır ki; tek bir duruşuyla herkesi susturur! Ertuğrul Doğan işte tam da o adamlardan biri… Galatasaray maçı öncesi dimdik, tavizsiz… Maç sonrası ise sahada, oyuncusunun yanı başında! O sadece bir başkan değil…
Bu şehrin yükünü omuzlarında taşıyan gerçek bir lider!
Çünkü o, lafla değil yüreğiyle konuşur! Maçın bitiş düdüğüyle birlikte, 17 yaşındaki Onuralp Çakıroğlu’nun üzerine yürüyenlere karşı; bir an bile tereddüt etmeden genç futbolcusuna sahip çıkması… Sonrasında Instagram’da paylaştığı o anlamlı destek mesajı ile biz futbolcumuzun dimdik arkasındayız… İşte gerçek liderlik budur! Primden önce güven verir… Paradan önce aidiyet hissettirir…
Çünkü bilir ki; bu forma önce inanarak taşınır! Soyunma odasında yankılanan “Büyük Başkan!” sesleri boşuna değil… O sesler; alın terinin, samimiyetin ve dimdik bir karakterin yankısıdır! Kimileri koltukta oturur…
Kimileri tarih yazar! Ve unutulmasın… Bazı zaferler skor tabelasında görünmez! Bazıları vardır ki yüreklere kazınır, ömür boyu silinmez!
KARIN ORTASINDA İKİ ADAM
Maçka’nın bembeyaz yalnızlığında bir adam yürür… Sırtında kupalar değil, hayatın ağırlığı vardır. Fatih hoca, kalabalıklardan kaçıp sessizliğe sığınmıştır o gün. Soğuk serttir ama insanın içini açar. Her nefes biraz daha temizler geçmişi, biraz daha hafifletir kalbi. Derken karşısına bir başka hikâye çıkar: Tabutçu Ali… Toprağın, mücadelenin, eski futbolun kokusunu taşıyan bir adam. Ne düdük var ne tribün… Sadece kar, sadece kahkaha. İki eski savaşçı, bu kez karda güreşir.
Kazanan bellidir belki ama kimse saymaz. Fatih hoca, avuçladığı karı Tabutcu Ali’nin yüzüne sürerken yüzünde yıllardır görülmeyen bir sevinç vardır.
Çünkü bilir… Bazen en büyük galibiyetler sahaya çıkmadan kazanılır.
İnsan önce içindeki yükü yener, sonra rakibini. Ve birkaç gün sonra
Galatasaray sahaya çıktığında o ferahlığın izleri oyuna yansır.
Top daha akıllı dolaşır, yürekler daha cesur atar, ve skor tabelası sadece bir sonucu değil, bir arınmanın hikâyesini yazar. Maç kazanılır… Ama asıl mesele şudur: O galibiyetin tohumu Maçka’nın karla kaplı yaylasında atılmıştır. Ve o gün Maçka’da bir adam yeniden nefes alır… Yeniden kazanmayı hatırlar.
AYNAYA BAKIN
Futbol bazen skorla değil, hafızayla oynanır. Dün söylediklerin bugün önüne düşer; alkışladığın dil, bir gün seni yargılar. Şimdi çıkıp “bize küfrediliyor” diye sitem etmek kolay. Zor olan, dün o küfürlerin ritmine tempo tutarken gösterdiğin keyfi hatırlamak.
Ayna dediğin şey camdan ibaret değildir; vicdandır, hafızadır. Şampiyonluk otobüsünün üstünde yükselen o hoyrat kahkahalar, bugün tribünlerden geri döndüğünde niye bu kadar can yakıyor? O gün “eğlence” diye yuttuğunuz sözler, bugün neden “saygısızlık” oluyor?
Futbolun dili kirlenirse, kazanan da kaybeden de lekelenir. Çünkü bu oyun sadece sahada oynanmaz; karakterle, duruşla, sözle de oynanır. Ve en ağır yenilgi, tabelada yazmaz—insanın kendi aynasında belirir.
Kimse masum değil bu hikâyede. Ama kimse de geçmişini silip bugün mağdur rolüne sığınmasın. Dün ektiğin kelimeler bugün biçtiğin sessizliktir. O yüzden çok uzağa bakmaya gerek yok. Bir adım geri, bir bakış içeri… Ayna orada duruyor.
KAPÇUKAĞIZLILARIN SESİ YİNE YÜKSELMİŞ
GALATASARAY galibiyetine gölge düşürmeye çalışan ne kadar kapçuk ağızlı, ne kadar zavallı varsa hepsi aynı yerden besleniyor: Ama bilirsiniz, içi boş tenekeden çok gürültü çıkar. Trabzonspor sahaya yüreğini koymuş, terini akıtmış, bileğinin hakkıyla kazanmış. Ama bazıları için mesele futbol değil… Mesele hazımsızlık. Çünkü onlar kazanmayı değil, kazananı küçültmeyi meslek edinmişler. Bir galibiyet düşünün… İçinde mücadele var, inanç var, alın teri var.
Ve karşısında bir güruh… Kalemleri yok, fikirleri yok, sadece dilleri var.
O da zehir akıtmak için. Çamur atıyorlar… Belki tutar diye. Ama hesap edemedikleri bir şey var: Güneş balçıkla sıvanmaz! Gerçek, sahada yazılır. Algıyla değil, ayakla oynanan oyunda… Laf cambazları tribünden bağırır, Ama skoru tabela yazar! Tarih boyunca hep böyle oldu:
Kazananlar yürüdü, Hazmedemeyenler arkadan konuştu. Bugün de değişen bir şey yok. Trabzonspor kazanmıştır. Gerisi, gürültüdür… Ve unutmayın: Gürültü ne kadar artarsa artsın, Hakikatin sesi hep daha derinden gelir. Kazanan belli. Kaybeden de… Ama en acısı ne biliyor musunuz? Kaybettiğini bile kabullenemeyenler var.
TAHMİN DEĞİL NOKTA ATIŞI!
Galatasaray maçı öncesi uğradığımız bir sohbetin, sonradan manşet olacağını kim bilebilirdi? Eski gazeteci, şimdinin eğitim neferi Nizam Öztürk, lafı dolandırmadan söyledi: “Trabzonspor 2-1 kazanır.”
Masada iddialar vardı… Selçuk Kılıç, “Trabzonspor alır” dedi ama skoru yazamadı. Biz ise temkinliydik, beraberlik dedik. Saha konuştu… Skor tabelası susturdu: 2-1.
Salı günü yine aynı adresteyiz. Bu kez çaylar biraz daha keyifli, sohbet biraz daha keskin… Çünkü Nizam Öztürk’ün yüzünde o tanıdık tebessüm: bilen adamın gülüşü. Her cümlenin arasında aynı nakarat: “Siz bilemediniz… Ben bildim.” Bazı tahminler vardır, tutulur. Bazıları vardır, yazılır. Nizam bu kez sadece tahmin etmedi… Skoru adeta önceden ilan etti. Nokta atışı yaptı.
FAROZ’DAN DÜNYAYA UZANAN İNCE SANAT
Bazı başarı hikâyeleri vardır… Gürültü yapmaz. Sessizce büyür, sonra bir bakarsınız dünyaya yayılmış. Trabzon’un Faroz Mahallesi’nden çıkan kazaziye ustası Hasan Tabakoğlu’nun hikâyesi tam da böyle. Çocuk yaşta babasının elinden tutarak girdiği bu zarif meslek, bugün onu 53 ülke arasında zirveye taşıdı. Bu sadece birincilik değil… Sabırla işlenen bir ömrün ödülüdür.
Kazaziye dediğin; tel tel emek, ilmek ilmek sabır ister. Her düğümde bir ustalık, her detayda bir karakter saklıdır. Hasan Tabakoğlu, işte o karakteri dünyaya gösteren isimlerden biri oldu. Ama asıl kıymetli olan ne biliyor musunuz? Bu sanatın sadece kendisinde kalmaması… Oğlu Ercan’ı da aynı yolda yetiştirerek, geleneği geleceğe taşımayı başarması. Ustalık sadece yapmak değil, yaşatabilmektir. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a kendi elleriyle hazırladığı gümüş tesbihi hediye etmesi ise bu emeğin ne kadar özel ve anlamlı olduğunun ayrı bir göstergesi. Avusturya’nın Salzburg şehrinde ülkemizi temsil eden bir usta varsa, bu sadece bireysel bir başarı değildir. Bu, Trabzon’un ruhudur. Bu, Faroz’un emeğidir. Bazen bir şehrin tanıtımını afişler değil, ustalar yapar.
Hasan Tabakoğlu da o ustalardan biri… Yolu açık, emeği daim olsun.