Mahalledeki Koku

İnsanın kendini en yalnız hissettiği anlardan birisi de tek başına oturduğu iftar sofrasında ezanın okunmasını beklediği o andır. Yaşanmışlıklar sana; tam da o anlarda diğer hane sofralarında, lokanta masalarında, cami avlularında, iftar çadırında veya şehrin bir yerinde bireysel o ibadetin bir anda sosyal bir boyuta dönüştüğünü öğretmiştir.

Abone Ol

O an senin olmadığın her yerde bir koşuşturma, telaşe, muhabbet, heyecanlı bir bekleyiş vardır ama sen tek başına ve yalnızsındır. Münker ve Nekir’i bekleyen bir ölü yalnızlığında kulağın, sana sorulacak sorulara telkin verecek hocada değil minareden gelecek ezan sesindedir.

İşte o an muazzam bir muhasebe, irade, terbiye ve tefekkür anıdır. Belki de büyük bir fırsat anıdır. Marketlerin “aldın, aldın” diyerek seni alışverişe tetiklediği gibi bu ibadetten bir şey “aldın, aldın” yoksa boşuna aç kaldın demektir.

Ramazan arefesinde manevi pınarlarınızı coşturacak, duyguların şelale olacağı bir yazı niyetinde değilim.

Sohbetinden her daim keyif aldığım TBMM’den mesai arkadaşım ve kardeşim Mehmet Cemal Öztürk’ün başından geçen bir olayı bana anlattığında bu yazıyı yazmaya karar verdim. Daha önce okuduğu ve okurken bazı yerlerini çizmiş olduğu bir kitabı yeniden okuduğunda bir cümlenin altını diğerlerinden daha farklı bir şekilde çizdiğini söyledi. Altını çizdiği cümle iftar yalnızlığına ilişkin bir tespit içeriyordu. O hikayedeki adamı çok iyi bildiğimden bu haftaki yazıyı değiştirmeye karar verdim.

Allah selamet versin üniversiteden tez hocam Prof. Dr. Eyüp Zengin duruşu, üslubu ile orijinal bir Trabzonludur. Öğrencilerin halinden anlayan bir kaç hocamızdan biriydi belki de birincisiydi. Mezun oluncaya kadar dört-beş farklı dersimize girmişti. Canımızı çok yakan İstatistik dersine de girseydi çok iyi olacaktı ama Halkla ilişkiler dersi ile final yaptı. İlk başlarda Mekteb-i Mülkiye rozetini yakasından pek eksik etmezdi. Futbolu her Trabzonlu gibi çok sevdiğinden futbol üzerinden tanımlamalar yapardı. Şimdiler de takımdan ayrı düz koşulara devam etse de bu toprağın insanıdır.

Çizilmemiş bir kitap sahibini sınıfta bırakır sözünü ilk ondan duymuştum. Sonrasında sadece ders kitaplarının değil okuduğum her kitabın altını üstünü çizmeyi, sağına soluna not almayı alışkanlık haline getirdim.

O yıllarda çizdiğim cümlelerden birisiydi. “Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler”. Kimine göre iktisadın kimine göre de kapitalizm babası sayılan Adam Smith’in bu söylevi her ne kadar hür teşebbüsün ve serbest dolaşımın önemine atıf yapmış olsa da esasında zayıfların ve dezavantajlı grupların ezilmesine teorik zemin hazırlamıştır.

Vahşi kapitalizmin getirdiği yeni değerler ve ilişki biçimleri daha çok sömürülmeye, ahlaki erozyona ve yeni anomalilere neden olmuştur. Smith, bu deformasyonu öngörmüş müdür? Bunu bilemeyiz ama bildiğimiz Adam Smith’in Glaskow Üniversitesi’nde Ahlak Profesörlüğü de yapmış olmasıdır.

Özallı yıllarla birlikte ekonomideki liberal söylemler ve serbest pazar ekonomisi sadece kendi alanlarını değil sosyo-kültürel alana da sirayet etmişti. Doğu blokunun yıkılması liberalizmin nüfuz edeceği yeni alanlar yaratmıştır.

Sanayileşme, kentleşme, modernleşme ile birlikte aşk, sevgi, merhamet, vefa bilumum soyut değerler tarumar edilmiş, yeni formlara bürünmüş ve işin şirazesi iyice kaymıştır. Sömürü düzeni çağın yeni vebası olmuş, kan, gözyaşı, zulüm, istismar giderek sıradanlaştırılmıştır.

Kabaca parasal ekonomik ilişkilerin belirlediği pozitif modern hayata gönderme yapan komünizmin babası Karl Marx’ın dediği gibi alt yapı üst yapıyı belirlemeye başlayınca hanelerimiz Çalı Kuşu’ndan Dallas’a evrildi. Eşlerden erkek zenginleşince, kadın da fakirleşince boşanmanın kapıları aralanmaya başlandı. Evden kaçanlar Esra Erol, bacadan girenler Müge Anlı, düz duvara tırmananlar Acun Ilıca mihmandarlığında evlerimize musallat oldular.

Gerçek sessiz ünlülerin alfabede kaldığı, sözde sesli ünlülerin daha doğru ifadeyle gürültülü ünlülerin ise sosyal medya kanallarıyla rezil, çürük ve pis içerikleriyle toplum sağlığını bozduklarının farkındayız değil mi ? Çok iyi bir halt ediyormuş gibi itibar görmeleri ise utanç verici bir durumdur.

Geldiğimiz noktada önemli şeylerin altını çizmek yeterli olmadığı gibi önemsiz gördüğümüz şeylerin üstünü çizmek de yetmiyor artık.

Dikkate almadığımız, önemsemediğimiz her bayağılık, basitlik ve çürümüşlük gün geliyor tüm mahalleyi esir alıyor.

Evet her koyun kendi bacağından asılıyor ama askıda kaldıkça kötü koku tüm mahalleyi sarıyor.