her pazartesi takımdaki tüm futbolcular bir futbolcu arkadaşımızın evinde toplanırdık eşlerimizle birlikte. Her pazartesi kesin olurdu bu. Muhabbet ederdik, konuşurduk. O zaman daha üniversite yoktu, kentin kapıları açılmamıştı. Futboldan başka bir şey düşünemiyordunuz. O anlamda futbolculuğumu geliştirmek açısından bakarsak benim için Trabzonspor’da oynamak büyük bir avantajdı. Trabzon seyircisini zaten biliyorsunuz, futbolla yatıp kalkardı. Dışarı çıktığımız zaman o haftaki maçtan uzaklaşmak istedikçe hayat bizi futbolun içerisine çekiyordu.
Ali Kemal’i, Şenol’u, rahmetli Cemil’i… Bütün takımdaki arkadaşlarımızla kafa yapımız hemen hemen aynıydı. Ancak özellikle Ali Kemal benim kafa yapıma çok uyan bir arkadaşımdı. Maçların dışında Ali Kemal’in mahallesi Faroz’a giderdik. Balık yerdik. Beni orada bir yabancı olarak kimse görmüyordu. Orada uzun yıllar oynadığım için hala beni Trabzonlu sanırlar. Ali Kemal, Şenol sonra rahmetli Cemil… Hepsi çok güzel insanlardı. Kaptan Cemil, mesela, çok efendi birisiydi. Takım kaptanlığı sadece bant takıp sahaya çıkmak değildir. Takım içindeki oyuncuların dertleriyle ilgilenmek, yönetimle iletişimi kurmak. Bir ağırlığı olması lazım ki Cemil, ağırlığı olan bir arkadaşımızdı. Her şeyi yatıştırmayı deneyen, arkadaşlarının dertlerini gidermeye çalışan birisiydi. Cemil’den sonra takımın kıdemlisi, değerli futbolcusu Şenol Güneş kaptan oldu. Kaptanlık kararını yönetim kurulu verdi. O zamanlar oyuncunun takımdaki eskiliğine bakarlar, en deneyimli oyuncu kimse takım kaptanı olurdu. Şimdi bakıyorum da yurt dışından gelen, karizması olan oyunculara gelir gelmez takım kaptanlığı veriliyor.
Kuşkusuz öyle… Bana sorarsanız bizim zamanımızdaki futbolcular çok daha yetenekliydi. Şimdiki imkânlar ile o zamankiler arasında sahalardan malzemelere kadar büyük farklılıklar var. Bizim Trabzon’da yarım sezon saha görmeden, karayollarında koşarak şampiyon olmuşluğumuz var!
Antrenman tesislerimiz yoktu o zaman. Antrenmanları da Avni Aker’de yapıyorduk. Sahanın çimlenmesi o zamanki imkânsızlıklara bağlıydı. Şimdi 1 – 2 ayda çimlendirilen sahanın o zaman beş altı ay alıyordu çimlenmesi. Dolayısıyla biz de Akçaabat yolunda koşarak antrenman yapıyorduk.
Evet. Liverpool’u 45 maçtır mağlup olmadığı bir dönemde yendik. Çok iyi bir kadroları vardı. Buna rağmen Avni Aker’deki maçı 1 – 0 kazanmıştık. Oradaki maçtaysa 3 –0 mağlup olmuştuk. Ancak o maçı da asla unutamam. Çünkü İngiltere’deki seyircileri bilirsiniz, takımlarına sahip çıkarlar. Ama biz o zaman bile sahanın dörtte üçünü doldurmuştuk. Çok şaşırmışlardı. Bu kadar seyirci nasıl oluyor demişlerdi.
Sadece Türkiye’den değil, yurt dışından gelen vatandaşlar da o maça çok büyük ilgi göstermişlerdi. O zamanki kadromuz ve şu anki imkanlarla birleşse şüphesiz Liverpool ile başa baş oynayabilirdik. Uluslararası tecrübemiz fazla yoktu bizim. Bu da önemli bir etken tabii.
Şampiyonluk kutlamaları inanılmaz geçerdi. Bütün halk sokaklara dökülüyordu. Sabahlara kadar sürerdi kutlamalar. O zaman havai fişekler yoktu, fişekler vardı. Canlı fişek atıyorlardı. Çatapatlar vardı. Ama genelde Karadeniz insanı silah atıyordu. Çok da uzun sürüyordu şampiyonluk kutlamaları. Size Trabzon halkının futbol sevgisini, ama sevgisinden de öte hırsını gösteren bir anımı anlatayım. 1977 – 78 sezonunda İzmir’e gittik Göztepe maçına. Alacağımız 1 puanla şampiyonluğumuzu garantileyecektik. O maçtan sonra da çarşamba günü İstanbul’da Galatasaray ile kupa finalimiz vardı. Biz o maçta berabere kaldık ve şampiyonluğu garantiledik ligin bitimine dört hafta kala. İstanbul’a geldik o meşhur kupa finali için. O maçta sahada ışıklar sönmüştü, hakemin başı
yarılmıştı, maç 12’de bitmişti. Maçın sonucunda kupayı rakibimize kaptırıvermiştik. Şampiyonluğu garantileyen ancak kupayı kaybeden bir takım olarak Trabzon’a döndüğümüzde bizi bir tek kişi bile karşılamamıştı. O bize çok enteresan gelmişti. Ama işte bu Karadeniz insanının hırsını göstermiyor mu? Zaten o Karadeniz insanın hırsı bizi altı defa şampiyonluğa ulaştırmıştır. Bugün de seyirci aynı heyecanı taşıyor. Tabi ki her şey sahanın içerisindeki futbolcuların ayaklarında…
1979 yılında menüsküs ameliyatı olmuştum. Çok başarılı bir sezon geçirmiştim. Mukavelem bitiyordu, yeni mukavele hazırlanıyordu. Son beş hafta kala şampiyonluğu garantilemiştik. O yüzden antrenmanlarımız neşe içinde geçiyordu. Antrenmanda Suat Abi, ‘Çok neşeli görüyorum seni, hayırdır?’ diye sordu. Ben de “neden neşeli olmayayım” dedim. “İyi bir sezon geçirdim, mukavelem bitiyor, transfer olabileceğim, istediğim parayı alabileceğim,” dedim. “Bu sene transfer ücretlerindeki planlarımız değişti” dedi. Bugün olduğum gibi o gün de fiziksel olarak zayıf birisiydim. Beni kızdırmak içindir ki “bundan sonra futbolcuya kilosuna göre para vereceğiz” dedi.
Bunlar da ilginizi çekebilir