Her ne kadar kul olarak bizler, “Zamanlı-Zamansız”, ya da “Geç-Erken” diyerek bir kıstastan lâf ediyor olsak da, söz konusu ben diyeyim “Vefat”, siz söyleyin “Ölüm” olunca bizimkilerin hiç bir kıymet-i harbiyesi yok!
Kıymet-i Harbiyesi olanlar ise Allah’ın “İnsan” diye yaratıp, “Akıl” ile donatıp, kullansın diye “İrade” verdiği iki ayaklılar içinde HAS ADAM olanlardır.
FİKİR ve İCRAAT ADAMI…
Derler ki, “Küçük insanlar fikirlerle, orta insanlar olaylarla, büyük insanlar da fikirlerle iştigal ederler.”
Buna göre tercihte sıralama, “Önce fikirler, sonra olaylar, en sonunda da insanlar” olursa gerçek manada kazanım sağlanır.
Ama maalesef olması gereken bu öncelik, sadece fındıkta değil Türkiye’nin hemen hemen her alanında tam tersinden zuhur ediyor!
O ki “kazanım sağlamaktan” söz eyledik, Türkiye’nin dünya da söz sahibi olduğu (giderek azalıyor olsa da hala ilk sıradayız), en önemli tarımsal ürünü fındık akla gelince, fikirleri, olaylara bakışı ve de kırmadan incitmeden insanların söylediklerine, yaptıklarına müdahalesi ile Sebahattin Arslantürk tam bir “Ombudsman” idi.
NEDEN OMBUDSMAN İDİ Mİ?
Bahçeden çerez olmaya, çikolataya girmeye, oradan da mideye indirmeye kadar fındığın her aşamasında kitaplardan ezberleyerek değil, araştırmacı gazeteciliğin ustası rahmetli Uğur Mumcu’nun “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar” diye tarif edilenlerden hiç değil, her aşamada “fındıkla yatıp fındıkla kalkarak” işinin ehli, fındığın uzmanı, hatta duayenlerinden olmuştur Sebahattin Arslantürk…
Karadenizlinin büyük bölümünün Ağustos ayında, yani sadece toplamak için uğradığı, Bizim fındığın ustalarından, hadi diyelim duayenlerin Özer Akbaşlı’nın bile, “En az 150 gün olmalı” dediği bahçelerden 1 yıl, 12 ay, 52 hafta, hatta neredeyse her gün eksik olmayan, adeta, “Dallar beni özlemiştir” diyerek her saat yanlarına giderdi…
Edindiği bilgileri de evirmeden-çevirmeden, ötelemeden-kıvırmadan paylaşırdı.
Ziya Paşa’nın; “Hafıza-ı beşer, nisyan ile malüldür”, yani “insan hafızasının özelliği unutmasıdır” sözüne uyduğu zamanlarda, istisnasız sektörde herkes, “Ne yaptın? Nasıl gidiyor? Ne kadar olacak? Durum ne?” diye saat başı aradıklarına çeyrek asırlık birlikteliğimizde yüzlerce, binlerce kez şahit olmuşum.
İşte Sebahattin Arslantürk, “Onun için Ombudsmandır.”
HAS ADAMDI…
Neden mi?
Dost sohbetlerimiz de, “Murat Abi. Nasıl demişti Kul Nesimi?” diye bildiği dizeleri bile çaktırmadan sorardı. Çünkü bilirdi ki, sözler gelip şiire dayanmış ise Nesimi’nin:
“Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi,
kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni" dizeleri ile başlayıp, Ümit Yaşar’ın;
“Elbette ömür biter can gider ey sevgili,
Aşkı sende bulana topraktan ötesi yok” a kadar saatlerle akar giderdi.
Ama o, hep Nesimi’nin tarif ettiği gibi idi.
O’nda tirtre bakmak yoktu, tabandan tavana, aşağıdan yukarıya, ağadan çobana, zenginden fakire önceliği insan olarak bakmaktı.
İnsanlığını unutmaya yüz tutmuşlara bile, “Allah’ın hakkı üçtür” diyerek, “Beşer şaşar” babında imtiyazı bile vardı.
TEK KELİME İLE HERBOLOGLAR!
“Bilmemek değil, öğrenmemek ayıptır” ilkesini unutmaya yüz tutmuş bir toplumun içinde, fındık ile haşır neşir olanlarda hiç de az değildir.
Kimisi üretici, kimisi manav, kimisi fabrikacı, kimisi sanayici, kimisi ihracatçı…
İyi veya kötü işlerini icra edenlere söze yoktu. Ama bırakın çok şeyi hiçbir çaba göstermeden okumadan, incelemeden, yaşamadan her şeyi bilenlerden hoşnut değildi.
Hele hele icraatını işinde değil de, sadece basına demeç vermekle, “her lafâ maydonoz” olmakla yapanlar çokları için, “Şunları bir kelimede toplayabilsek yok mu?” diye hayıflanır dururdu.
Bir gün aradı; “Murat abı buldum. Bunlara HERBOLOG diyelim” dedi.
“Herbolog yani hiçbir şeyi bilmediklerini anlamayıp, her şeyi bildiklerini sananlar!” diye de kelimenin izahını yaptı.
Bana göre de; “Cuk” diye oturdu!
DEVLETİN “SÖKÜN” DEDİĞİ YERDE, DEVLETE KARŞI ÇIKANLARDAN…
Anadolu Ajansı muhabirliğim sırasında ilgilendiğim, sonrasında ise Trabzon Ticaret Borsası danışmanlığım da “haşır neşir” olup da, “fındık hastalığına” yakalandığım süreç ile başlayan çeyrek asırlık zaman diliminde Sebahattin Arslantürk, fındığın her aşaması için o kadar çok fikir üretip, onları borsa ile birlikte projelendirdik.
Ben diyeyim “15”, siz söyleyeyim “25” örnek çalışma.
Tek bir örnek versem tümünü hatırlatmış olurum.
Hani şu bizim bahçelerde dönümde Trabzon’da 40-50 kiloya kadar düşen verim, 40’ın altına yaklaşan randımana sebep olan yaşlılık ve bakımsızlık var ya!
Hah işte bugün yapılan çalışmaların başlama vuruşu 2003 yılında Sebahattin Arslantürk’ün Yönetim, Mehmet Cirav’ın Meclis Başkanlığı zamanındaki “Kaliteli Fındık Projesi” ile yapılmıştır.
Hem de, devlet “Fındık alanları fazla, üretim artıyor. Bunu kısıtlayalım” diyerek fındığı söküp, başka ürün dikeceklere teşvik verdiği, yani “Fındığı sökün” derken, o günlerden bugünü görerek, “Aksine verimi de kaliteyi de arttırın” diye köylere kadar gidip, İmece toplantıları ile üretici ile haşır neşir olarak bunu yapanların başında idi…
Boşuna denmemiş, “Yöneticinin iyisi geleceği görendir.”
Bugünkü gibi, “gözünün önündekini bile görmeyen” değildir!
KOLTUKLARI DOLDURMAK…
O, “liyakatı kenara koyup, sadakati tercih edenler”, yani “koltuğa güç verecek yerde, koltuktan güç alanlar” dan hiç olmadı.
Olmadığı için de sektöründe bir faninin varabileceği, işini bilenin olabileceği yerlerdeki her koltuğa hep güç verdi.
Türk fındığına sanayisi ve ihracatı ile katkı veren Arslantürk Tarım’ın 5 kardeşli ortaklarından biri ve Genel Müdürü olarak, Trabzon Ticaret Borsası’nda Yönetim ve Meclis Başkanlıkları yaptı.
Ulusal Fındık Konseyi’nin kurulmasına öncelik edip, başkanlığını yaptı.
Karadeniz Fındık ve Mamulleri İhracatçıları Birliği yönetim kurulunda bulundu.
Doğu Karadeniz İhracatçıları Birliği, fındık komisyonunda yer aldı.
Ez ümle, fındık olan her yer de oldu.
Ama bu demek değildir ki, başka yerlerde olmadı.
Ben O’nun, “Kalkınma Hareketi Bir Bütündür” sözünü sadece hatırlatayım. Bu sözün içini neler yapıp, nasıl doldurduğunu anlatmayı da, bugünkü yer darlığı nedeniyle daha sonraya bırakayım.
AİLE DOSTULUĞU…
Satırlar dolup dolaşıp, Arslantürk Ailesi’ne, daha açıkçası bugün koca delikanlı olmuş Ata ve Çağrı Aslantürk ile onları yetiştiren Özlem kardeşime getireceğim ama aileden biri göçüp gittiğinde yokluğunu anlatmaya kelimeler kifayet etmiyor.
Tıpkı fındığı yazmaya başlayınca Zeki Müren’in sesinden dökülen;
“Ne zaman iki satır yazmaya kalksam,
Hep sana, hep seni, hep bizi yazıyorum” dizeleri aklıma geliyor ya!
“Sebahattin-Özlem, Ata-Çağrı” dörtlüsünden bu sonra cismi varlık olarak birinin yokluğu ile söz eylemek de, kelimeler bulup satırları sıralamak zor olacak.
İnsan olmanın ceremesi zaten hep zorluk değil mi?
Ruhun şad olsun. Mekanın cennet. Sevgili dostum.
SEBO..