Kâinatın sırrını çözmeye uğraşır da şu en temel soruyu sormayı erteler,
"Ben kimim ve beni ben yapan nedir"?
Sevgili Okur!
Belki de bütün savruluşlarımızın başlangıcı, kendimize sormamız gereken bu soruyu ertelediğimiz gündür, ne dersiniz?
Çünkü özünü kaybeden, önce yolunu kaybediyor. Yolunu kaybeden yönünü şaşırıyor. Yönünü şaşıran ise yürüdüğünü sanırken kendi etrafında dönüp duruyor.
Zaman zaman başarılarımızı konuşuyoruz. Sahip olduklarımızı sıralıyor, ulaştığımız makamları, kazandıklarımızı ve görünürlüğümüzü ölçüyoruz. Görünür oldukça var olduğumuzu, bilinir oldukça değer kazandığımızı sanıyoruz.
Oysa insanın sahip oldukları, onun kim olduğunu göstermeye yetmez; yalnızca dünyaya hangi izleri bıraktığını anlatır. Asıl mesele, sahip olduklarımız birer birer elimizden çekildiğinde geriye ne kaldığıdır.
Unvanlar söküldüğünde,
kalabalıklar dağıldığında,
alkışlar sustuğunda, kısacası kendisiyle baş başa kaldığında aynada ne görüyorsa, işte özü odur; kimsenin görmediği yerde de vicdanına mahcup olmamak. Kalabalıkların içinde taşıdığın yüzü, yalnız kaldığında da değiştirmemek. Alkışın olmadığı yerde de doğru bildiğinin yanında durabilmek...
Ne var ki çağımız, insanı kendisinden uzaklaştıran bir çağ.
Daha çok.
Daha hızlı.
Daha görünür.
Daha fazla.
Sanki hayat, doymayı unutturmak üzere kurulmuş bir düzenek gibi. Daha çok tüketmeyi, daha çok konuşmayı, daha çok görünmeyi ve daha fazlasına sahip olmayı öğütleyen büyük bir telaşın içinde yaşıyoruz.
Bir ağacı ayakta tutan, dallarından önce toprağın derinliklerine gizlenmiş kökleridir. Kökler görünmez evet, ama ağacı yaşatan o köklerdir.
İnsan da böyledir.
Görünen yüzümüz ruhumuzun, kişiliğimizin dallarıdır. Asıl kimliğimiz ise kimsenin görmediği yerde, hiçkimse görmüyorken bile yalnız bizim bildiğimiz içimizde saklıdır.
Bir karıncayı yuvasına götüren yol değil, yön duygusudur. Çünkü bazı varlıkların hafızasında eve dönmek vardır. İnsanın da en uzun yolculuğu, dünyayı dolaşmak değil kendisine dönebilmektir. Zordur kendisine dönmesi yolculuğun zor olduğundan.
Hayat, hakikatin üzerine kurulduğunda kolay kolay sarsılmaz. Temeli çatlayan bir bina bile bir müddet ayakta kalabilir; Ki sağlam malzemeler kullanılmışsa. Köklerinden kopan hiçbir şey sonsuza kadar yaşayamaz; insana, dünyayı değiştirmeden önce kendisini tanımasının öğütlenmesi bundandır. Kendisine yabancılaşan insanın, dokunduğu her şeyi de yabancılaştırması bundandır çünkü.
Bugün ilişkiler neden bu kadar kırılgan?
Güven neden bu kadar zor bulunuyor?
Sadakat neden alaturka bir kelime gibi geliyor kulağa? Cevabını zamana, teknolojiye, çağın hızına bağlamak kolaycılıktır. Cevap daha derindedir. İnsan merkezinden uzaklaşmıştır.
Merkezini kaybeden, bir nevi yönünü kaybetti.
Mesafeler değişir manzaralar değişir, insanlar değişir. Fakat özünden kopmayanın bütün yolları en doğru adrese çıkar.
Sevgili Okur
Hakikat gürültüyü sevmez. Bağırmaz.
Kendini ispat etmek için kalabalıklara ihtiyaç duymaz. Bir sessizliğin içinde günlerce bekleyebilir. Çünkü insan sustuğunda sesini duymaya başlar ancak. İçine döndüğünde, kendisine ait olanla kendisine sonradan giydirilen arasındaki farkı ancak o zaman anlayabilir.
Özümüzü kaybetmek, bir şeyi unutmak değildir.
Özümüzü kaybetmek yabancılaşmaktır benliğimize.
Ve insanın benliğine yabancılaşması, dünyanın en kalabalık meydanında bile kendi içinde ıssız kalmasıdır.
Öyleyse asıl meselemiz, dünyayı devridaim etmekten çok, kendimize doğru yürüyebilmektir. En uzun ve en çetin yolculuk uzak coğrafyalara yapılan yolculuklar değildir; katedilmesi en zor yol, insanın içine açılan yoldur. Orada ne alkış vardır ne gösteriş.
Ne makam vardır ne unvan. Ne de başkalarının biçtiği değerler. Orada, bütün sıfatlarından sıyrılmak vardır. Ömrümüz boyunca dışarıda aradığımız, doğduğumuz günden beri içimizde taşıdığımız o sahici menbadır belki de orasıdır.
Saygı ve Muhabbetle.