Genç bir adam, Beşiktaş’ta yorgun bir apartmanın çatısındaki iki göz küçük dairesinin terasından boş boş denize bakıyor, olup biteni anlamaya çalışıyordu. Bir kaç martının kafayı matkap gibi delen sesleri ve alt komşunun her zaman bu saatlerdeki yemek siparişini getiren kuryenin motorundan çıkan gürültü dışında şehir adeta ölüm sessizliğine yatmış gibiydi.
Parmaklarının arasında birkaç nefeslik sigara, umutsuz bir şekilde gözlerinin takıldığı o noktaya uzun uzun bakıp cevapsız deli soruların resmi geçidini çaresiz izliyordu.
Gideli dört ay olmuştu Aslı’nın. Aklında kalan son sekans; elinde bir valiz, “ben yapamıyorum artık” cümlesinin havada asılı kalışı, derin bir sessizlik, o sessizliği sona erdiren ve bir daha çalınmayacak üzere kapatılmış bir kapı.
O son cümle ortalık bir yere bırakılan çorap gibi duruyordu. Vedasız biten son cümlenin sonundaki nokta ya da virgül gibi. Hepsi bu kadardı ne fazla ne eksik ve şimdi O’ndan geriye kalanlar; kanepenin arkasında unutulmuş kırmızı bir atkı, orta sehpada yarım kalmış yasemin kokulu bir mum ve etrafa dağılmış yaşanmışlıklar.
Umut, İşe giderken aynı yolu kullanmıyordu artık. Her şeyin başladığı tarihin sıfırlandığı o yerden, Ortaköy’deki dört ahşap masalı o küçük kahve dükkânın önünden geçmek istemiyordu. Her masasında oturulmuş o kahveciden geriye şimdi pencere kenarı yalnızlıkları kalmıştı.
Hatırladığı Aslı’nın burayı çok sevdiği ve çikolatayla içtiği sade kahve fincanını dudaklarına götürürken gözlerini kısarak her defasında “çok sıcak” dediği yerdi.
Şimdileri içeri hiç girmiyordu, en fazla önünden geçiyordu. Camın önünde durup, içerideki sandalyelere bakıyor. Boş. Hep boş. O’nun olmadığı her yer boştu artık.
Arkadaşları, O’nu kendini hapsettiği dehlizinden teneffüse çıkarmak istediklerinde verdiği cevap hep aynı oluyordu “beni bu sefer izinli sayın”
Bir keresinde yoğun ısrarlara dayanamayınca gitmek zorunda kaldı. Oradan buradan havadan sudan meteorolojik olaylardan sonra karşısına oturan kız gülümsüyor, adını söylüyor; Umut duymuyor bile. Kızın saçları dalgalı, Aslı’nınki gibi. Gözleri yeşilimsi, Aslı’nınki kahverengiydi ama ışıkta bazen yeşile çalardı. Konuşuyorlar. Kız bir şeyler anlatıyor, gülüyor. Umut gülüyor ama içinden başka bir ses konuşuyor: “Aslı da böyle gülüyordu, başını hafif sola yatırıp.”
Eve dönüş yolunda telefonu çıkarıyor, mesaj kutusundan Aslı ile olan yazışmaları tekrar tekrar okuyor. Bir şeyler yazmak istiyor. Ne yazacağını da bilmiyor. Nasıl bir şey yazmalıydı ki? Yazıyor, siliyor. Yazıyor, siliyor. Göndermiyor. Gönderirse ne olacak ki? Aslı okumadan silecek ya da okuyup cevap vermeyecek. İkisi de aynı acı.
Eve dönüyor. Kapıyı açıyor, kırmızı atkıyı görüyor. Elini uzatıyor, dokunuyor. Soğuk. Kokusu bile kalmamış. Yatağa uzanıyor, tavana bakıyor. Gözlerini kapatıyor. Gözlerinin önüne Aslı geliyor. “Niye bekliyorsun hâlâ?” diye soruyor Aslı. Umut cevap vermiyor, veremiyor. Halbuki soru da tam da çalıştığı yerden gelmişti.
Geri dönmesini istiyordu ama geri dönmesi için ne cesareti vardı ne de gücü. Ve en kötüsü, dönse bile artık aynı Umut değildi. O Umut, Aslı ile birlikte gitmişti.
Dışarıda yağmur hâlâ yağıyor. Emre gözlerini açmıyor. Biraz daha gri kalsın istiyordu dünya. En azından bu gri tanıdık. En azından bu gri, hâlâ onun.
Israrlı çalan telefonu tüm sessizliği bozdu. Arayanın kim olmadığını çok iyi biliyordu. Kim olduğu hakkında ise en ufak bir fikri yoktu. Ama içinden inşallah o değildir dediği çalıştığı gazetenin genel yayın yönetmeni arıyordu. O an hatırlamıştı. Maduro ve Venezuela konulu bir haber dosyası hazırlayacaktı.
Paslı demir tadındaki yalnızlığından bir anda yatağından alınmış bir devlet başkanının dünyasına bir göktaşı gibi kaydı.
Titredi ve kendine gelip son kararını verdi. Kelepçelerinden ve prangalarından kurtulmuştu artık. Üzerine sinmiş deli gömleğini çıkardı. Kendinden de duyacağı şekilde “şimdi o kahveciye uğrayıp bir kahve içme zamanı” dedi.
En son devrik bir sevgili edasıyla girdiği evinden devrik bir başkanın hissiyle çalıştığı gazeteye gitmek üzere ayrıldı.
Maduro’nun tutsaklığı O’nun özgürlüğü olmuştu.