Pirelenmeliyiz…

Ömer Seyfettin Pire hikâyesinde şöyle anlatır: Köpeğin sahibi, köpeğini bol bol yedirir içirir, besler ve her gün yıkar, temizler, parfümler. İnsana yapılacak hizmetten daha fazla hizmet eder.

Abone Ol

Köpek de bu haliyle rahata alışır, miskinleşir, yattığı yerden kalkmak istemez, sürekli uyur.

Uyanır etrafı bir kolaçan eder, yine uykuya geçer.

Böylece yemek ve içmekten kesilir.

Bu gidişle köpek hastalanır.

Sahibi köpeği kucaklar veteriner, veteriner dolaştırır.

Sonunda ihtiyar bir veterinere götürür.

Veteriner, köpeğe bakar, sahibine der ki:

- Sen bu köpeğin üzerine bir miktar pire koy iyileşir.

Adam bu sözleri dalga geçer gibi kabul edip, veterinere kızar.

Fakat çaresiz eve döner.

Evde, konuyu hanımına anlatır.Hanımı; bu yöntemin denenmesi fikrini söyleyince köpeği tekrar kucağına alır, incir tüccarı olan bir tanıdığına gider, meseleyi ona anlatır.

Arkadaşı da:

- Ondan kolay ne var. Bizim depoda, incir çuvallarının arasında pire kaynıyor, bu akşam oraya koyalım, ona istemediğin kadar pire gelir, der.

Köpeğin önüne bir miktar ekmek ve su koyarlar, kapıyı kapatırlar.

Ertesi gün sabah gelip kapıyı açtıklarında bir de ne görsünler, hasta köpek iyileşmiş.

Depoda yalın kılıç sağa sola koşturup duruyor.

Ekmeği yemiş suyu içmiş, tazıya dönmüş.

Adam, veterinere kızdığına pişmanlık duyar, gidip vizite parasını öder ve gerekli tavsiyeleri alır. Her şeyin bir yaratılış gayesi olduğunu veterinerden öğrenmiş olur…

“Pire” hikâyesi bize şunu anlatır: Aşırı rahatlık, insanı güçlendirmez; tam tersine zayıflatır. Köpek, sevgi ve bakımın en üst seviyesinde olmasına rağmen hareket etmediği için hastalanır. Çünkü canlılık, mücadeleyle beslenir. Hayatta hiçbir zorlukla karşılaşmayan insan da zamanla körelir; iradesi zayıflar, üretme isteği azalır, ruhu hantallaşır. Konfor, dozunda güzeldir; fazlası ise insanı yavaş yavaş hayattan koparır.

Davasız, mefkûresiz, idealsiz, hedefsiz, heyecansız insanlar, hasta olmaya, yatalak olmaya, duyarsız olmaya, miskinleşmeye aday olan insanlardır. Bunların hayatları boş, sözleri malayani, kendileri rahatizim beşiğinde sallanan hasta ruhludurlar.

İnsan için, şer gibi görünen pek çok şeyde hayır, hayır gibi görünende de şer vardır. Gerçek ifadeyle bunun böyle olduğunu çoğu kez görüyor ve yaşıyoruz. Sebepsiz ve hikmetsiz hiçbir şey yaratılmamıştır. Şeytanın yaratılması perdeli doğan insanın tekâmül ve inkişâfı içindir.

Hikâyedeki pireler aslında sıkıntıyı değil, dirilişi temsil eder. Rahatsızlık, hareketi; hareket ise yaşamı doğurur. Bizi zorlayan olaylar, eleştiriler, sorumluluklar ya da küçük engeller çoğu zaman gelişmemizin gizli anahtarıdır. Tıpkı köpeğin pireler sayesinde ayağa kalkıp koşturması gibi, insan da karşılaştığı zorluklarla silkelenir, potansiyelini hatırlar ve yeniden güç kazanır.

Bu yüzden hayatımızdaki “pirelerden” hemen şikâyet etmek yerine, onların bize ne öğretmek istediğini düşünmeliyiz. Belki de büyümek, biraz rahatsız olmaktan geçer. Belki de iyileşmek için önce harekete geçmek gerekir. Çünkü bazen gerçekten de… Pirelenmeliyiz.