Hafta sonu Konya’da düzenlenen yarı maratona katılım olağanüstüydü. Maraton ve sporcu sağlığı hakkında konuşmadan önce kısaca Konya’dan bahsetmek istiyorum. Eşimle Konya’ya yalnızca koşmak için gitmedik. Bu tür koşuları hem kültür turu hem de gastronomi turu olarak değerlendirmeye çalışıyor sağlığı, sporu ve tatili birleştiriyoruz.
Koşu 3 Mayıs Pazar sabahı saat 09.00’da olsa da biz Cuma akşamı Konya’daydık. Otele yerleştikten sonra Selçuklu ve Osmanlı mutfağının en iyi örneklerini modern bir tarzda sunan bir lokantada, kuzu etinin kuru meyveler, badem, bal ve baharatlarla buluştuğu; tatlı-ekşi dengesiyle öne çıkan zarif ve aromatik bir et yemeği olan kuzu mutancanayı ilk kez yedik. Öncesinde ise biber, domates ve patlıcan gibi sebzelerin zeytinyağı, soğan ve baharatlarla ağır ağır pişirilerek hazırlandığı; sade ama derin aromalı sebze yemeklerinden biri olan kalye tabağının tadına bakmıştık. Tabi ki düğün sofralarının vazgeçilmezlerinden, küçük kuru bamyaların et, salça ve limonla pişirilmesiyle hazırlanan, ekşi-aromatik tadıyla iştah açan geleneksel bamya çorbasını da unutmadık. Konya mutfağı Selçuklu döneminin zarafetini ve ihtişamını günümüze taşımakta oldukça mahir bir hazine.
Ertesi sabah erkenden kahvaltımızı yaptık ve Çumra’ya doğru yola koyulduk. Konya’ya yaklaşık 50 km uzaklıktaki Çatalhöyük’e ilk ziyaretimiz olacaktı. Höyüğe yaklaştığımızda Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın açtığı muhteşem müze ile karşılaşacağımızdan haberimiz yoktu. Müze, modern müzeciliğin en güzel örneklerinden biri olmaya aday. Eskiden eserlerimizi sergilerken açıklayıcı bilgilere yeterince ulaşamazdık ve açıkçası müze ziyareti amacına tam anlamıyla ulaşmazdı. Ancak Çatalhöyük Müzesi sizi ören yerinin içine doğru bilginizi ve heyecanınızı artıracak şekilde çekiyor. Hem görsel materyallerle hem de simülasyonlarla sizi dokuz bin yıl öncesine hazırlıyor.
Müze binasından çıktıktan hemen sonra deneysel arkeolojinin en güzel örneklerinden biriyle karşılaşıyorsunuz. Binlerce yıl öncesindeki yaşamı deneyimleme amacıyla inşa edilmiş, birebir ölçekte hazırlanmış bir Çatalhöyük evine girebiliyorsunuz. Evlere kapıdan değil, bacadan girildiğini görünce şaşıracaksınız. Hiç abartmıyorum çünkü merdivenin hemen dibinde, yemek pişirme ve ısınma amacıyla yapılmış ocak sizi karşılıyor. Biraz ürkütücü gelebilir ama ölüler evin tabanına, cenin pozisyonunda gömülüyormuş. Bizim Doğu Karadeniz’de evin bahçesine gömülen atalarımızı duyunca şaşıran ve ürken çok olur; bakalım Çatalhöyük için ne diyecekler? Evi inceledikten sonra ören yerine geçiyorsunuz ve dokuz bin yıl önce inşa edilmiş, birbirine bitişik ama duvarları ayrı, kerpiçten yapılmış dörtgen biçimli evlerde acaba nasıl bir hayat yaşanmış diye düşüncelere dalıyorsunuz. Çatalhöyük bilindiği kadarıyla insanların köy benzeri bir yapılaşma içinde yaşamaya başladıkları ilk yerleşim yerlerinden biri.
Höyüğü birkaç saat inceledikten sonra şehre döndük. Zamanımız kısıtlı olduğu için daha önce ziyaret etmeye fırsat bulamadığımız tarihî yerlerden Alaaddin Camii’ni ziyaret ettik. Alaaddin Camii, Konya’nın merkezindeki Alaaddin Tepesi üzerinde yer alan ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin en önemli tarihî yapılarından biri kabul edilen anıtsal bir cami. Caminin içinde, farklı dönemlerden devşirilmiş mermer ve taş sütunların oluşturduğu çok sütunlu, ahşap tavanlı bir harim düzeni bulunuyor. Ben hemen hemen tüm sütunların fotoğrafını çektim. Ayrıca özellikle abanoz ağacından yapılmış, sekiz yüz yıllık kündekârî minberi, Anadolu Selçuklu ahşap işçiliğinin en seçkin örneklerinden biri kabul ediliyor. Mihrabın önündeki bölümde yer alan firuze-yeşil çini bezemeli kubbenin altında uzun süre oturdum ve Selçuklu zamanını düşündüm.
Hemen Alaaddin Tepesi’nin yamacında yer alan Karatay Medresesi, özellikle firuze, lacivert ve mor tonlarındaki çini süslemeleriyle öne çıkıyor. Anadolu Türklüğünün en buhranlı günlerinde ilim ve irfan dağıtan bir hikmet ocağı olarak işlev görmüş. Kapısında, Atatürk’ün İsmet Paşa’ya hitaben Türk müzeciliği için yazdığı mektup ilham verici bir şekilde sergileniyor. Medresenin, taş işçiliğinin zirve noktalarından biri olarak kabul edilebilecek kapısının önünde fotoğraf çektirmeyi de unutmadık.
Gün boyu yoğun yağış altında dolaşmış ve oldukça acıkmıştık. Tabii ki akşamı, Osmanlı’nın son dönem barok üslubunda inşa ettiği eşsiz güzellikteki Aziziye Camii’nin hemen civarındaki bir fırında etli ekmek yiyerek tamamladık.
Ertesi sabah erken saatte uyandık ve bu kez koşu alanına doğru yola koyulduk. Hava soğuk ve yağışlıydı. Bu gibi zorlayıcı iklim koşullarında spor yaparken nelere dikkat etmemiz gerektiğini önümüzdeki yazımıza bırakalım. Koşu öncesini bu kadar uzun anlatmamın nedeni artık spor organizasyonlarının yalnızca bir yarış değil; aynı zamanda tatil, spor ve kültür turu olarak da değerlendirilebileceğini göstermekti.
Prof. Dr. Mustafa Gökhan Vural
Ankara Atatürk Sanatoryum Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kardiyoloji Kliniği