Bugün yeni bir ışık doğdu;
O da sönecek,
Bizim gibi göçecek
Belki yarına kadar…
Yarınlar daha güzel olsun
Ki, beklemekten bıkılmayan
Gelecek mutlu günlerle
İçimiz dolsun.”
Şair, yazar ve de siyasetçi Necdet Evliyagil’den (1927-1992) bahsediyorum.
Dinlediğimiz zaman dilimi sanırım Eylül 1983 idi. 12 Eylül sonrası seçilme hakkında tam olmasa bile seçmek için Kasım’da halkın önüne konacak sandıktan milletvekili çıkmak için başına, emekli orgeneral Turgut Sunal’ın (1917-1999) getirildiği Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin seçim çalışmalarını takip ederken, gecenin yarısında en güzel yaptığı işi, şairliğini döktürmüştü.
Aynı masada otururken; “Konsey destekli imajımız var. Halk destekli Turgut Özal’a karşı şansımız yok gibi” dedikten sonra, “Her ne olursa olsun, umudu kaybetmemek insan olmanın gereğidir”i de ilave edip, bu şiiri okumuştu.
Arşivden önüme bu fotoğraf düşünce, kem söz nedir bilmeyen siyaset adamlığında Rahmetli Evliyagil’i hatırlayarak, “şair ruhlu” olmanın başlı başına bir ayrıcalığı bir kere daha usuma düştü.
SİYASETÇİNİN DÜNÜ BUGÜNÜ YOK!
Kimisi, “Geçmiş ve gelecek yoktur, koskoca yaşanan bir şimdi vardır” der!
Kimisi, “Dün dündür. Yarın gelecek. Bugün bugündür” diye ilave eder ve rahmetli Süleyman Demirel’in sadece “Dün dündür” dediğini hatırlatıp durur!
Kimisi, “Geçmiş ve gelecek yoktur. Koskoca yaşanan bir şimdi vardır” demekten geri durmaz!
Kimisi de Ömer Hayyam’dan rubai okur:
"İki gün var ki dünyada, bence ha var ha yok.
Daha gelmemiş gün bir, geçmiş gün iki...”
Anlatmak, dikkat çekmek istediğim odur ki, Türk tipi siyasette, dolayısıyla politikacı da “dün ve yarın yoktur.” Sadece konuştuğu o an, zaman
dilimi vardır.
Neden mi?
Çünkü Türk tipi siyaset yapanlar, kendilerine akıl değil, sadece kulak verildiğini iyi biliyorlar.
Ahalinin de dünü hatırlamaktan, geleceği de hesaplamaktan kaçındığını çok ama çok iyi biliyorlar.
Onun için de, birincisi “Sözünün eri olmuyorlar!”
İkincisi, dün “ak” dediğine, bugün rahatlıkla “kara” diyebiliyorlar!
DONMADI! BİR DE YANMASA YOK MU? YANDILAR!
Fındık bahçesinde Mart-Nisan donsuz geçip, Mayıs-Haziran’da kokarca da dallara pek uğramayınca, felâket tellallarına kala kala değişen iklim şartlarından medet umup, kavurucu sıcaklar için dua eylemek kaldı!
Ama görünen o ki, Karadeniz’in serinliği ve yağmurlar sıcaklara pek geçit vermeyecek gibi…
Eeee… Bir de 300’e kanaat getirmeyip, “400-500 olacak” diyenlere kananların ellerinde, depolarında yığılanlar da var.
Soruyor, soruşturuyor, irdeliyor, yetmedi bahçelere dalıyor ve görüyorum ki, bu yıl için kimse 700 bin tonun altına inmiyor, hatta yukarı bile çıkıyor.
O zaman ne olacak bilir misiniz?
“Dimyata pirince giderken, eldeki bulgurdan olanlar” var ya; yandılar demektir.
Üstüne üstlük bir de başkalarına kaptırılan pazar payı var.
Hal böyle olunca, “Çok üretip, çok satalım. Böylelikle hep birlikte çok kazanalım” diyenlerin ne kadar haklı olduğunu bir kere daha anlıyoruz.
Anlamayanlar ise, “Aynı hamam, aynı tas” diyerek yıkanmaya, pardon kelâm eylemeye devam ediyorlar.
DÜNDEN BUGÜNE
Azınlık çalıyor, çoğunluk oynuyor!
7 Temmuz 2007’de söz konusu rakamlara dayanarak ben diyeyim “iddia”, siz deyiverin “ifade” etmişiz!
Aradan geçen yaklaşık 20 yılda, sağdan soldan rakamlarda değişikler olmuş, oranlarda yükselmiş gibi gözükmüyor değil!
Onu da irdeleyeceğiz. Bugün, o gün yazdıklarımızı paylaşalım. Sonra da “Arkası Yarın” diyelim!
*
Sokakta “Bunları da yaz” diyerek bizi kim yakalarsa, 2-3 türlü havadan dem vuruyor.
Birinciler, laikliği mecrasından uzaklaştırıp din düşmanlığı haline getirmiş, “Türkiye laiktir laik kalacak” diye herkesten çok bağırıyor!
İkinciler, akıllarından çıkarmadıkları teokrasiyle riyakârlık ve takiyye yaparak, “Dinci” kisvesi altında, sanki İslâm’ı temsil ediyormuş gibi hava yaratıp nara atıyorlar!
Üçüncüler ise, gerçek vatandaş, arı Müslüman, sadece kendisi için değil, herkes için demokrat, vatansever olanlar!
Birinciler, soldan 2.5…
İkinciler, yönleri belli olmayan 3.5…
Üçüncüler 94…
İşte Türkiye’nin haritası tam tamına budur.
O partilisi-bu partilisi, sağcısı-solcusu, alt kimliği-üst kimliği, doğulusu-batılısıyla bir arada olan şu üçüncüler, (kimine göre sessiz, kimine göre ise susan çoğunluk) yüzde 94 var ya!
İşte, o yüzde 94, yüzde 94!
Ne yapıyor?
Amerika’nın yazdığı, AB’nin başrolünü oynadığı, içimizde de başta yandaş, ve yoldaş basın olmak üzere, başkasının verdikleriyle beslenmeyi, fonlardan ceplerini doldurmayı meslek edinmişlerin oluşturduğu orkestranın çaldığı havalarla oynayıp, oyalanıp duruyor, şeytanlarla dans ediyorlar.
Hem de haksızlık karşısında susarak.
Hem de, yapması gerekeni birinci ve ikinci gruptaki şeytanın yoldaş ve yandaşlarına bırakarak…
İşin kısaca özeti tam tamına budur.
KISSADAN HİSSE…
Akıldan zoru olanların ilk tedavi merkezi geçmişte sadece Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi idi.
Bakırköy’ü kuranda Mazhar Osman Usman; halk arasındaki lakabıyla Masar Osman’dır.
Hastanede her ayın sonunda tüm doktorlar toplanır, değerlendirme yaparlarmış.
Kimisi 100 hastadan 70’ini, kimisi 60’ını, kimisi 50’sini tedavide başarılı olurmuş. Onların başı, yani hocaların hocası Masar Osman’a gelince, oran 100 kişide 5-10’u geçmezmiş!
Bir gün hocaya sormuşlar; ”Hocam sen bizim başımızsın. Üstadımızsın. Ama sana gelenler bir türlü iyileşmiyor. Neden?”
Hoca şöyle bir nefeslendikten sonra:
-“Bana gelen hastaların durumuna bakmak lazım.
Bakın bir adam fakirdir zengin olmak ister yaparlar.
Bakan, başbakan olmak ister yaparlar.
Şıh, şeyh olmak ister yaparlar.
Hatta peygamber olmak ister yine yaparlar.
Sonra haşa Allah olmak ister.
Hah, işte o zaman, ben uzmanım ya, onu bana getirirler. Bunu nasıl tedavi edeyim?”