Yeşilçam’ın "Adalet" Dağıtan Yumrukları
Nostaljiyle andığımız o siyah-beyaz yıllarda, Cüneyt Arkın’ın onlarca kişiyi tek başına devirdiği sahnelerle büyümedik mi? Yılmaz Güney’in "Çirkin Kral" lakabıyla adaleti namlunun ucunda aradığı filmleri izlemedik mi? 90’lı yıllarda, bugünkünden çok daha sert, kanlı ve mafyatik diziler evlerimizin başköşesinde değil miydi? Şiddet hep vardı. Ama o günlerde olmayan bir şey vardı: Otorite Boşluğu.
Eskiden 'Fren' Mekanizması Vardı
O dönemde çocuk ekranda bir kabadayıyı izlerdi ama sinemadan çıktığında çarptığı sert duvarlar vardı. Evde sözü dinlenen bir anne-baba, okulda ceket iliklenen bir öğretmen, sokakta ise "ayıptır evladım" diyen bir mahalle kültürü... Yani ekran ne kadar sınırsız olursa olsun, gerçek hayat sınırlarla doluydu. Çocuk, şiddetin bir "film" olduğunu, gerçek hayatta ise kurallara tabi olduğunu bilirdi.
Bugün Frenler Patladı!
Bugünkü trajedinin kökeni dizilerdeki şiddeti dengeleyecek "sosyal frenlerin" (aile, okul, hukuk) iflas etmiş olmasıdır.
Evde "arkadaş" olma modasıyla otoritesini devreden ebeveyn,
Okulda veli baskısıyla "aman başım ağrımasın" diyerek geri çekilen öğretmen,
Sokakta ise caydırıcılığını yitirmiş bir kontrol mekanizması...
Sonuç? Ekranda gördüğü şiddeti gerçek hayatta uyguladığında karşısında hiçbir "hayır" duvarı bulamayan, mahkemeden bile çekinmeyen bir gençlik.
Mesele Sadece Silah Değil, Vicdan!
Bir çocuğun çantasına 5 silah koyabilmesi bir güvenlik zafiyetidir ama o silahı ateşlemeyi bir "çözüm" sanması bir ruhsal zafiyettir. Eğer biz suçu sadece televizyona atıp aradan çekilirsek, kendi sorumluluğumuzu (ebeveynlik ve eğitim rollerimizi) halının altına süpürmüş oluruz.
Şiddet içerikleri her zaman vardı ve muhtemelen hep olacak. Ancak biz çocuklarımıza "dur" diyecek o içsel vicdanı ve dışsal sınırı geri kazandırmazsak; dün alkışladığımız "kabadayı" filmleri, bugün bizzat çocuklarımızın başrol oynadığı "korku filmlerine" dönüşmeye devam edecek.
Sınır, sevgiden mahrum bırakmak değil; çocuğu güvenli bir alanda tutmaktır.