ŞİDDETİN MAĞDURLARI

Abone Ol

Bir  "Öf" bile denilmesin diye;
Yüce Allah tarafından uyarılmış bir dinin mensuplarıyız.
*
Nasıl şairin dediği gibi,
"Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır."
Bir "Öf" de kırar geçirir gönülleri...
Aman ha!
*
Yaşlılık insan ömrünün en zor çağlarıdır.
Unutulmuşluğun cana tak ettiği yaşlardır yaşlılık.
Duvara geçen sözün kimselere duyurulamadığı dönemdir yaşlılık.

Kayıplar bununla da kalmaz bu dönemde.
Gören gözlere bir hal olmuştur.
Tazı gibi koşturan o dizler adımları korkarak atmaktadır artık.
Dişler ve saçlar dökülmüş.
Hafıza torbası yırtılmış, tutamaz hiç bir hatırayı artık.
Acılar/ağrılar esir almıştır uykularını...
*
Ana dişler gitmiş takma dişler gelmiş.
En hasından yapılmış Kastamonu işi bastonu.
Torba dolusu ilaçları vardır artık.
*
ONLARIN DA NE GÜNLERİ VARDI

Oysa onlarında kim bilir ne hikayeleri vardı.
Toplumda saygın kimselerdi kim bilir.
Hele bir dinleseniz.
Hele bir kulak verseniz...
*
Ama nerde?
Tam ağzını açacak ki,
Sözler ağzına tıkılır ve
"Boş ver moruk!
Eski camlar bardak oldu."
Cevabını alır.
*
Adeta yollarda lanetli ve miskinmiş gibi kimsesizdir yaşlılar.
Bu terk edilmişlik şiddetin sessiz mağdurlarıdır.
*
İyi de biz buraya nerelerden geldik?
Nasıl geldik?
*
Büyüklerimiz geçmişimizle bu günümüz arasında bir kültürel köprüydü.
Gelenek ve göreneklerimizi bizlere onlar öğretmişti.

Konuşmayı,
Susmayı.
Özür dilemeyi,
Örfü adeti,
El öpmeyi onlar bize öğretmişti.
*
Tarlayı,
Bahçeyi,
Kazmayı ve zamanlamayı onlar öğretmişti.
Ama sanayi toplumuna dönüşünce
Oldu bütün olanlar...*

JİL GELDİ

Bir reklam filmiyle başladı aslında  yeni kültür.
"Eskimiş çoraplarınızı atın, jil geliyor" dediler.
Eskimiş çoraplar atıldı.
Yetmedi.
Eskimiş gelenekler atıldı...
*
Mobilyalar atıldı.
Cep telefonları atıldı.
Sevgililer,
Eskimiş eşler atıldı.
*
İşte o Jill geldi kesti bizi jilet gibi...
Doğradı, parça parça etti...

UNUTAMADIĞIM İHTİYAR

Bundan yıllar öncesiydi.
Otuzlu yaşlarımdaydım.
Bir amcaya rastlamıştım.
Halını hatırını sormak istedim.
*
Amca temiz giyimli,
Lacivert  takım elbiseli,
Beyaz gömlekli ve sakallı bir amcaydı.
Kendisine "Selamın aleykum" dedim.
*
Amca hayli iştahlı bir şekilde bana,
"Vealeykumselam" dedi.
Elini öpmek istedim öptürmedi.
Sakalını öptüm.
*
Ve sohbete başladık.
Yaşının 85 olduğunu öğrendim.
"Allaha şükür iyiyim." dedi.
*
"Yengem sizi güzel bakıyor olmalı,
Baksanıza damat gibisiniz" dediğimde .
Gözleri doldu.
*
"Yok" dedi.
"Yengen öldü.
5 yıl oldu öleli."
*
Ağlamalık olunca,
"Ne yapacaksın hatunu amca?
Bu yaşta olmasa da olur yani"
Dediğimde,
"Bak evlat, beni böyle temiz giyindiren oğlum ve gelinlerimdir.
Rahmetli eşimden daha iyi bakıyorlar bana.
*
Ama benim evim vardı.
Şimdi yok.
Karım vardı.
Şimdi yok.
Evimde bana ait bir dünyam vardı.
Ama şimdi yok.
*
Şimdi evlatlarımda kalıyorum.
Allah razı olsun, dedim ya bana iyi bakıyorlar.
Ama o ev, onların evi.
Onların televizyonu,
Onların terliği,
Banyosu, kaşığı, çatalı onların...
Ben ise"
*
Tekrar gözleri doldu.
"Yok oğul yok!"
Gözyaşlarını sildi.
*
Bu diyalogdan ben de çok etkilendim.
Benim de o yaşlarda bir dedem ve vardı ve babaannem ölmüştü.
*
Olayı dedeme anlattığımda o da ağlamaya başlamış ve bana,
"Oğlum o beyi nerede buluruz beni onunla tanıştır" demişti.
*
Yani anladın ki,
Yaşlılığın kendisi başlı başına bir doğal şiddeti görmekmiş.
Kayıplar ve o kayıpların verdiği hüzünler adeta bir şiddetmiş.

İTİBARSIZ MUAMELESİ ÇOK İNCİTİR

Mesela yaşlılar torunları çok sever.
Toz konduramazlar.
Annelerinin/babalarının eğitmek adına onlara uyguladığı müeyyideleri yıkar atarlar.
Ama bir nedeni de onlara bağırıldığında acabalar büyüklerin kalbine şiddetle vurur.
"Acaba bana kızdı da mı çocuğunu azarladı?"
Sorguları başlar...
Hiç alakası yoksa dahi o duygu yaşlıları rahatsız etmeye,
Akıllarını kemirmeye  devam eder.
*
 Bu arada yaşlılarımıza yapılan şiddet hiç de azımsanacak kadar değildir.
Şiddetin mağdurları,
Çocuklar ,
Yaşlılar ve
Kadınlardır.
*
Şiddetin bir özelliği daha vardır ki, bulaşıcıdır.
Hani "Allah'ın kanunu bu eden bulur dünyası."
Hani "Ne doğrarsan tasına o gelir kaşığına"

HİKAYE BU YA

Adam eşinin dolduruşuna gelir babasını büyükçe bir sepete koyarak getirir dağ başına bırakır,
Eve geldiğinde oğlu baba sepeti niye getirmedin,
Yaşlandığında ben seni ne ile o dağa götüreceğim?"
Diye sorar.
Tabi bu soru üzerine gafletten uyanan baba gider dağdan babasını alır gelir.
Ve bir daha da üzmez.

MUSA PEGAMBERİN KOMŞUSU

Bir de büyüklere yapılacak hizmetin insanları nerelere taşıyacağını bir kıssa ile özetlersek.
Bir gün Musa peygamber Allah'a,
"Ya rabbim!
Bana cennette komşum olacak kulunu tanıt?
Onu çok merak ettim.
Kimdir ne iş yapar?

Allah Musa'ya cennette komşusu olacak şahsı ve yerini söyler.
Adam  bir kasaptır.
Musa peygamberi alır evine giderler.
Et pişirmiş yiyeceklerdir ki,
Kasap,
"Ya Musa!
Önce şu annemin altını değiştireyim ve onu yedireyim.
Siz buyurun"
Der ve annesini aslı zembilin içerisinden çıkartır,
Temizliğini yapar.
Yemeğini yedirir ve tekrar asılı zembile yarleştirir.
*
İşte Musa' peygambere komşu olmanın esbabı mucibesi budur.
Büyüklerini ağlatan toplumların geleceği ağlamak değil feryattır.

BU NE?

Son günlerde sosyal medyada bir video var.
O videoda baba oğul evin önünde bir bankta otururlar.
O sırada bir kuş etrafta ağaç dallarına konar kalkar.
Her konup kalktığında yaşlı baba,
"Bu nedir?" diye sorar.
Bir süre sonra oğlu bunamış babayı azarlar,
Baba çok üzülür ve kalkar eve gider ve bir anı defteriyle gelir oğluna uzatır.
Oğlu merakla defteri açar ve gösterilen yeri okur.
İşte orada, "Bu gün oğlum yeni yeni konuşuyor ve bana tam 26 kere kuşu göstererek "Bu nedir?"
Diye sorar.
Ben de her defasında onun saçlarını okşayarak "o kuş, o bir kuş" cevabını verdim"
diye yazar.
mahcubiyetinin katlanılmazlığından ezilen oğlu babasına sarılır ve özür diler...

O BİR DAKİKA BİR CANA MAL OLDU

Saat 10'da yapılacak sınava 14 dakika kala gelen öğrenci sınava alınmamış, benim de tenkit ettiğim uygulamanın mağduru genç kız önceki gün intihar etti.
İşte bu;
Sözde kural,
Sözde ilke,
Sözde düzen...
Oldu mu?

ŞİİR VARSA 

Şiir varsa belli ki, umut vardır. 
Çünkü şiir varsa aşk vardır, sevgi vardır.
Şiir varsa, anne vardır. 
Şiir varsa, dostluk, 
 Vefa ve özlem vardır hala…
Şiir varsa yanmış bir yürek ,
Şiir varsa sokakların dili vardır dizelerde… 
Kaldırımlarda izi vardır Fazıl’ın; 
Şiir varsa.
Şiir varsa, 
Sevgilinin mendili vardır yaka cebinde, 
Yanık yüreklerin. 
Şiir varsa rıhtımlar varır. 
Şiir varsa Pişmanlıklar… 
Hisler… 
Hevesler vardır…

Şiir varsa beklentiler vardır ve yalnızlıklar vardır hınca hınç…
Şiir varsa bahar da vardır elbet.
Zemheride dal dal çiçek çiçek umutlar vardır.
Şiir varsa, ellerinde tuttuğun, 
Kalbinde uyuttuğun mutlu bir yürek vardır.
Şiir varsa yanı başında yanan bir ışık, 
“Bizim oğlan yine aşık” diyen bir anne vardır.
Şiir varsa gönülde sızı vardır. 
Şiir varsa ozan, 
Ozanın sazında türküler vardır…
Velhasıl, şiir varsa “sevda kuşun kanadında”;
Şiir varsa saklanacak sırlar vardır suskun dillerin altında.
Gölde ay,
Dalda yıldız, 
Gönülde bir kız vardır… 
Şiir varsa.

KORKU / YORUM

Nerede bir yetim çocuk görsem gözleri yaşlı, korkuyorum.
Bir ihtiyar, 
Bir engelli, 
Bir mağdur insan görsem, korkuyorum.
*
“İyi adamdır veya kötü insandır.” dediğimde yanılacağımdan da korkuyorum.
*
Ülkemin başına bir haller gelecektir düşüncesinden, 
Kardeş kavgasından, 
Dostun unutmasından, 
Atı alanın Üsküdar’ı geçmesinden korkuyorum.
*
Üzümü yiyip bağını sormayanlardan, 
Haramdan doymayanlardan korkuyorum.
Hak edilmemiş kahramanlıklardan, 
Alçakça zaferlerden korkuyorum.
*
Korkuyorum!
Ekolojik dengelerin bir daha düzelemeyecek olmasından, 
Hasretlerin kaybolmasından, 
Doğru konuşmanın safdillilik sayılmasından korkuyorum.
*
Allah’tan korkmayandan, 
Kuldan utanmayandan, 
Sürekli ötekinde ayıp arayandan, 
Komşusunu karalayandan, 
 Dedikodudan şifa umanda korkuyorum.
*
Saygısızlıkları özgürlük sayanlardan, 
Gelenekten hoşlanmayanlardan, 
Dilini kullanmayanlardan, 
Parayla pulla konuşanlardan, 
Aşkı küçümseyenlerden, 
Maddeyi aşırı önemseyenlerden korkuyorum.
*
Sanata ilgi duymayanlardan, 
Sanatçıya değer vermeyenlerden, 
İlmi / irfanı görmeyenlerden korkuyorum.
*
Ağacı kesen, 
Çiçeği koparan, 
Zayıfı ezen, 
Çevreyi kirletenlerden de korkuyorum.
*
Sevgisini göstermeyen, 
Hataları affetmeyen, 
Sevginin hoşgörü olduğunu bilmeyenden de korkuyorum.
*
Şaha/şıha tapanlardan, 
Boşa atıp tutanlardan, 
“Allah’la aldatanlardan” korkuyorum.
Ağlayana gülenlerden, 
Menfaatine ölenlerden,
Zorba iktidarlardan, 
İftiralardan, 
İhtiraslardan korkuyorum.
*
Cahile galip gelmekten, 
Sudan bahanelerden, 
Şahtan ve Şahanelerden korkuyorum.
*
Kraldan, 
Kralcılardan, 
Katlanılmaz acılardan, 
Göstermelik hacılardan korkuyorum.
*
Körlerden değil, görgüsüzlerden, 
Münafıkların münasip görülmesinden, 
Kardeşin kardeşe çorap örmesinden korkuyorum.
*
Liyakatsiz yetkiliden, 
 Yetkili makamda etkili kişiliksizden korkuyorum.
İhya eden ihalelerden, 
İhalelerin uyduruk şartnamelerinden, ödlek bürokratın yalakalığından, yalanların yakası açılmamışlarından korkuyorum. 
Ama ölmekten korkmuyorum...

 OLMADI EROĞLU
 
Evet oylarını arttırmak için halkı toplamışsın,
Konuşup duruyorsun.
Makam arabaları emrinde.
Bürokratlar emrinde.
Afişler pankartlar hazır.
Milyarlar harcanıyor;
Vatandaşın cebinden...
Neymiş,
Halk yeni anayasa diye bu ucubeye "evet" desin.
*
Bu arada soru sormak yassaak.
Ama illa da soru soracaksan,
O soru önceden belli olacak.
Belli olacak ki, ona acayip klas bir vole klas bir göle dönüşecek.
*
Öyle agresif bir hatun çıkıp size "Soru sorabilir miyim?" diyemez.
Ama illa da demeye kalkarsa tabi ki kışkışlanır.
İşine gelirse.
*
Siz bu halka köle olmaya gelmiştiniz.
Aman bırakın köleliği efendi oldunuz efendii
 
FIKRA
   
İri yarı bir adam kahveye girmiş.
Hasan cimdur?
Penum, demiş adamın biri.
Adam bu adamı bir güzel pataklamiş ve yüzünü gözünü kan içinde bırakmış.
Sonrada çekip gitmiş. Adam gittikten sonra dayak yiyen adam başlamış gülmeye. Kahvedekiler şaşırmış ve hemen sormuşlar:
Ya o kadar dayak yedin, yüzün gözün kan içinde. Ne diye durmuş gülüyorsun simdi.
Penum adim Hasan teğul Temel, nasıl kandurdum o enayi adamı ama....