İnsan, doğası gereği kendini idealize etme eğilimindedir. Hayatın güvenli limanlarında, henüz büyük fırtınalarlaya da ahlaki ikilemlerle karşılaşmamışken, hepimiz kendi hikayemizin kusursuz kahramanlarıyızdır. İlkelerimiz sarsılmaz, adalet duygumuz keskin, irademiz çelikten görünür. Ne var ki bu durum, rüzgarsız havada yönünüşaşırmayan bir pusulaya benzer. Pusulanın içinin sakat, milinin kırık olup olmadığını anlamak için onu manyetikbir alana, yani bir teste tabi tutmak gerekir.
Psikolojik bir perspektiften bakıldığında, insanın kendi benliğine dair algısı, konfor alanının sunduğu bir illüzyondan ibaret olabilir. Gerçek ahlak ve karakter, alternatiflerin yokluğunda sergilenen bir davranış biçimi değildir. Seçeneklerin, cazip tekliflerin veya korkutucu tehditlerin masada olmadığı bir ortamda erdemli kalmak, bir başarıdan ziyade bir durumun sonucudur. Tıpkı kurmacadaki "Debate" (Tartışma) aşamasında olduğu gibi; asıl karakter, hayatın rutinini bozan o teklif veya tehdit geldiğinde, kişinin kendi içinde başlattığı o büyük iç savaşta ortaya çıkar.
Sınanma Anı Potansiyelden Gerçeğe Dönüşüm
Bir insanın "Rüşvet almam," "Asla ihanet etmem" veya "Baskı altında boyun eğmem" yönündeki beyanları,hayat tarafından henüz mühürlenmemiş birer hipotezdir. Karakteri görünür kılan şey, bu hipotezlerin sınanma anındaki R (Reaksiyon) katsayısıdır. Hayat, önümüze sadece zorluklar çıkararak bizi sınamaz; bazen en büyük sınavlarını parıltılı fırsatlar, kolay yollar ve kimsenin görmeyeceği vaat edilen gizli kazançlar şeklinde sunar. Güç, para veya konfor testinden geçmemiş bir iradenin masumiyeti, yalnızca bir "iklim" masumiyetidir; korunmuşluktan kaynaklanır.
Zorluklar karşısında gösterilen direnç ve fırsatlar karşısında sergilenen ahlaki duruş, bireyin içsel değerlerhiyerarşisinin gerçek haritasını çizer. Kırık pusula, tam da o kriz anında devreye girer. Eğer bir insanın içsel değerleri köklü bir ahlaki zemine oturmuyorsa, pusula onu en az direnç gösteren yola, yani bencilce bir kurtuluşa veya haksız bir kazanca doğru yönlendirecektir. İşte bu yüzden karakter, pasif bir varoluşla değil, aktif ve baskı altındaki eylemlerle (character through action) tanımlanır.
Herkes Kendisini Kahraman Sanar
Günün sonunda, hayat sahnesinde roller her an değişebilir. Trajik olan, insanın sınanacağı güne kadar kendi içindeki o kırık pusuladan bihaber yaşamasıdır. Hayat bizi köşeye sıkıştırana, o büyük ahlaki veya fiziksel dönüm noktasına getirene kadar kendi yarattığımız illüzyonun konforunda uyuruz. Ancak sahici bir yaşam, bu illüzyonun yıkılmasıyla başlar. Kendi zayıflıklarıyla, düşebileceği pusu ve zaaflarla yüzleşen insan, artık kör bir kahramanlık iddiasında bulunamaz; aksine, kendi sınırlarının bilincinde olan olgun bir bireye dönüşür.
Çünkü bilir ki; hayatın sert rüzgarları esip o kaçınılmaz test anı kapıyı çaldığında, geriye ne tumturaklı sözler kalır ne de geçmişin korunaklı masumiyeti. O an sadece ve sadece, fırtınanın ortasında pusulanızın gerçekten nereyi gösterdiği gerçeğiyle baş başa kalırsınız.
Randevu ve iletişim için pskmerveak@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz. Daha kapsamlı çalışmalarıma @psikologmerveak adresinden ulaşabilirsiniz.
Zihni Serbest Bırakmak: Ruminasyon Döngüsünü Kırmak | Psk. MERVE AK
İnsan zihni, gün boyunca adeta bir fabrika gibi durmaksızın çalışır ve bilincimize binlerce düşünce taşır. Çoğu zaman bu zihinsel üretimi kontrol etmemiz, durdurmamız ya da yönünü değiştirmemiz gerektiğine inanırız. Oysa Zihnin ilk düşünce üretimi üzerinde hiçbir biyolojik kontrolümüz yoktur. Tıpkı böbreklerimizin bizim irademiz dışında idrar üretmesi gibi, beyin de tamamen kendi işleyişi doğrultusunda düşünce ve duygu üretir. Burada asıl problem düşüncelerin kendisi değil, o ilk misafiri karşıladıktan sonra başlattığımız zihinsel süreçlerdir.
Tetikleyici Düşünceler ve "Düşünce Treni" Metaforu
Dr. Pia Callesen’in Wells’in bilişötesi modeline dayandırdığı şemaya göre; "Neden yeterince iyi hissetmiyorum?", "Sorunum ne?" ya da "Hayatımın anlamı nedir?" gibi sorular hayatın akışında herkesin aklına gelebilecek sıradan tetikleyici düşüncelerdir. Düşüncenin kendisi doğrudan bir ruhsal çöküntüye ya da depresyona yol açmaz. Ancak bu düşünce kapıyı çaldığında kişi, "düşünce trenine" binip onu saatlerce işlemeye, analiz etmeye ve zihninde büyütmeye başlarsa tehlike çanları çalmaya başlar.
Bu durum psikolojide Bilişsel Dikkat Sendromu (BDS) veya daha yaygın ismiyle Ruminasyon (zihinsel geviş getirme) olarak adlandırılır. Sabahları akla düşen tek bir olumsuz cümleyi analiz etmeye kalkışmak, günün geri kalanını kalıcı bir moral bozukluğu, umutsuzluk, yalnız kalma isteği ve enerji eksikliği gibi depresif semptomlarla geçirmemize neden olur.
Yarar Algısı İllüzyonu
Birçok insan, zihnindeki bu yoğun döngüyü sürdürmenin aslında faydalı olduğuna dair köklü bir meta-kognitif (bilişötesi) inanca sahiptir. "Yoğun şekilde düşünürsem daha iyi çözümler üretebilirim" ya da "Sürekli analiz edersem daha akıllıca kararlar alırım" şeklindeki yarar algısı, kişiyi günlerce süren zihinsel analizlerin içine hapseder. Ancak kurulan bu karmaşık zihinsel yapılar gerçek bir çözüm sunmaktan uzaktır; aksine, bireyi çok daha derin bir zihinsel karmaşaya ve ruhsal çökkünlüğe sürükler. Depresyonun kaynağını yalnızca biyolojik bir eksikliğe ya da değiştirilemez genetik kodlara bağlamak da kişinin kendi zihnindeki bu gücü ve iyileşme potansiyelini görmesini zorlaştırır.
Meta-kognitif Terapi (MKT), tam da bu noktada zihnin işleyişine dair çok daha sağlıklı ve özgürleştirici bir farkındalık sunar. MKT bize zorlu ve endişe verici düşüncelerle amansız bir mücadeleye girişmek, onları yok etmeye çalışmak ya da bastırmak için enerji harcamak yerine; onları "salıverme" becerisini öğretir.
Zihne gelen olumsuz bir düşünceyi yok etmeye çalışmak da onu büyütmek kadar enerji tüketicidir. Yapılması gereken; o düşünceye kilitlenip peşinden gitmek yerine, onun sadece dışarıdan gelen bir ses veya bir bulut gibi geçip gitmesine izin vermektir. Akla gelen her düşünce, binilmesi gereken bir tren değildir.
Düşüncelerle olan ilişkiyi bu farkındalıkla yeniden şekillendirmek, her düşünceyi bir eylem planına dönüştürmekten vazgeçmek, hayatı çok daha özgür, dengeli ve sağlıklı bir şekilde sürdürebilmenin anahtarıdır.
Randevu ve iletişim için pskmerveak@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz. Daha kapsamlı çalışmalarıma @psikologmerveak adresinden ulaşabilirsiniz.
İlişkilerin İlk Saniyesi ve Sonrası İlk Çekimin Gizli Boyutları | Psk. Merve Ak
İnsan ilişkilerinin en gizemli ve belki de en ironik anı, iki yabancının ilk kez karşılaştığı ve aralarında açıklanamaz bir köprü kurulduğu o ilk saniyelerdir. Philip Roth, The Dying Animal kitabındaki o unutulmaz pasajda bu durumu çok keskin bir tanımlamayla adlandırır: "İnsanlarla ilgili büyük biyolojik şaka."
Peki nedir bu biyolojik şaka?
Şaka şudur ki; karşımızdaki insan hakkında rasyonel, biyografik ya da entelektüel hiçbir şey bilmeden, henüz onun hikayesine dair tek bir satır okumamışken, onunla muazzam bir yakınlık kurarız. Zihin daha ne olduğunu mantık çerçevesine oturtamadan, sezgiler çoktan bir bağ inşa etmiştir bile.
Yüzeyin Çağrısı ve Eşit Olmayan Çekim
İlk anda iki insan birbirinin sadece dış görünüşüne, yani "yüzeyine" çekilir. Bu, doğanın bizi bir araya getirmek için kullandığı evrimsel ve biyolojik bir parıltıdır. Görselde de harika ifade ettiğiniz gibi; başlangıçta birbirinizin yüzeyine çekilirsiniz ama bu çekim her zaman simetrik ya da aynı boyutta olmak zorunda değildir. Çekimin dengesi eşit olmayabilir: o başka bir şeye çekiliyor olabilir, siz bambaşka bir şeye.
Ancak büyüleyici olan kısım, bu yüzey çekimiyle eş zamanlı olarak zihnimizin ve ruhumuzun en derin boyutunun da harekete geçmesidir. Biz sadece bir tene, bir gülüşe ya da bir sese kapıldığımızı sanırken, aslında o ilk saniyede karşıdakinin en derin boyutunu, onun iç dünyasının tam potansiyelini sezgisel olarak hissederiz.
"Ve Sonra... Bam! O Boyut Ortaya Çıkıyor"
İlişkinin ilk aşaması tatlı bir meraktır. Yüzeyi tanıma, keşfetme, o dış katmanda gezinme isteğidir. Fakat bu sadece bir önsözdür. Siz o yüzeysel merakla ilgilenirken, hayat ve zaman araya girer ve Roth'un deyimiyle o büyük patlama gerçekleşir: "Boom, the dimension." (Bam, o boyut ortaya çıkıyor).
İlk andaki o sezgisel his, yüzeyin altından fırlayarak gerçeğe dönüşür. Karşınızdaki insanın sadece dış dünyasını değil; zaaflarını, yaralarını, korkularını, tutkularını ve ruhunun derinliklerini tüm çıplaklığıyla karşınızda bulursunuz. Biyolojik şaka tam olarak burada tamamlanır: Doğa bizi yüzeydeki o basit ve merak uyandırıcı çekimle yan yana getirir, ancak bizi bıraktığı yer insan olmanın en derin, en karmaşık ve en sarsıcı boyutudur.
İlk andaki o tanıdıklık hissi, aslında gelecekte karşılaşacağımız o derin boyutun zihnimize fısıldadığı küçük bir fragmandır. Ve insan, o boyuta bir kez adım attıktan sonra, bir daha asla sadece yüzeyle yetinemez.
Randevu ve iletişim için pskmerveak@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz. Daha kapsamlı çalışmalarıma @psikologmerveak adresinden ulaşabilirsiniz.
Filtresiz Çocukluktan Geç Kalınmış Berraklığa | Psk. MERVE AK
İnsan, hayat serüvenine dünyayı en duru, en çıplak ve filtresiz haliyle görerek başlar. Bir çocuğun bakışlarında henüz toplumsal normların, kişisel çıkarların ya da geleceğe dair kaygıların gölgesi yoktur. Onlar, yetişkinlerin dünyasındaki yapaylığı, çelişkileri "büyüklerin cehaletinin korkunç boyutlarını" en saf haliyle sezerler. Çünkü çocukluk zihni, hayatı olduğu gibi yansıtan tertemiz bir gözlük camıdır; neyi görüyorsa onu söyler, neyi hissediyorsa ona göre reaksiyon verir.
Ancak büyümek, kaçınılmaz olarak o berrak camın üzerine ince bir is tabakasının birikmeye başlamasıdır. Yaş aldıkça devreye giren hırslar, geleceğe dair kök salan korkular, egonun getirdiği savunma mekanizmaları ve hatta doğru düzgün tanınmayan insanlara karşı bile duyulabilen o anlamsız kıskançlık ile öfke, zamanla bir duman gibi çöker zihne.
Bu duygusal ve zihinsel is, yavaş yavaş insanın gözlük camlarını kirletir, görüşünü bozar, ufkunu daraltır. Yetişkin insan artık dünyayı olduğu gibi değil; hırslarının, kırgınlıklarının ve önyargılarının filtresinden görerek algılamaya başlar. Saf gerçeklik yerini, manipüle edilmiş zihinsel illüzyonlara bırakır. Sahici dostluklar yerini stratejilere, saf sevgiler ise koşullara terk eder.
Bu körleştirici is tabakasıyla geçen uzun yılların ardından, ömrün son düzlüğüne girildiğinde insan sarsıcı bir gerçekle yüzleşir: Yaşlandığını ve yolun sonuna yaklaştığını anlamak. İşte o an, zamanın tükenmekte olduğu gerçeğiyle bir panik dalgası yayılır ruhuna. Yetişkinlik boyunca biriktirilen o hırsların, kavgaların ve biriktirilen öfkelerin aslında ne kadar değersiz olduğu çıplak bir şekilde kristalleşir.
Kişi, telaşla eline bir bez alıp o yılları boyu kirletilen gözlüğü temizlemeye koyulur. İs tabakası kalktığında, camlar yeniden ilk günkü berraklığına kavuşur. İnsan, hayatı tıpkı bir çocukken gördüğü gibi, yeniden tüm çıplaklığı ve olduğu gibi haliyle görmeye başlar. Fakat bu temiz camlardan geçmişe dönüp bakıldığında, manzaraya eşlik eden tek bir duygu kalmıştır: Pişmanlık. Zira uğruna kör olunan kavgaların, kaçırılan anların ve israf edilen sevginin telafisi artık imkansızdır. Hayat tam da yeniden berraklaşmışken, zaman çoktan tükenmiştir.
İnsanın en büyük trajedisi belki de budur: Çocukken sahip olduğu o muazzam bilgeliği ve filtresiz görüyü büyüme uğruna feda etmek, sonra da onu yeniden kazanmak için bir ömür harcayıp, tam kazandığında ise sahneden çekilmek zorunda kalmak.
Randevu ve iletişim için pskmerveak@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz. Daha kapsamlı çalışmalarıma @psikologmerveak adresinden ulaşabilirsiniz.