TÜRKİYE’DE ÖĞRETMEN!

Abone Ol
Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Ve İstihdamı

Türk toplumunda öğretmenlik çok önemli, hatta kutsal bir meslek sayılmaktadır. Bütün peygamberlerin öğretmenlik görevi üstlenmeleri düşünülürse, öğretmenliğin kutsanması mazur gösterilebilir. Ancak öğretmenliğin kutsal sayılması, öğretmenliğin doğasına uygun bir değerlendirme değildir. Buna rağmen, bu durum Türk toplumunda öğretmenliğin(hocalığın) statüsünü yükseltmiş ve ana-babanın yanında öğretmenin(hocanın) da eli öpülür hale gelmiştir. Dünyada sadece Türk toplumunda ana-baba ile öğretmenin eli öpülür. Bu da bizim bizi yetiştiren öğretmenlere olan saygımızın açık bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

Türk toplumunda hocalık kurumu, informal eğitim marifetiyle sürekli var olmuştur.  Bu durum o kadar normal hale gelmiştir ki, bütün bilenler, büyükler, doğal olarak kendilerinde hocalık meziyeti olduğunu varsaymıştır. Öğretmenlik mesleğine atfedilen kutsallık, mesleğin toplumda saygınlığını artırmış, ama bir bakıma öğretmenlik mesleğinin profesyonel bir iş olduğu gerçeğinin unutulmasına da sebep olmuştur.

Ülkelerin kalkınması, eğitim politika ve düzeyi ile doğrudan ilişkili olduğundan, öğretmen yetiştirme sorunu, özellikle bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin gündemlerini sürekli meşgul etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra öğretmen yetiştirme sorunu üzerinde daha bir önemle durulmuş ve öğretmen yetiştirme sorunu, devletin önemli “dava” larından biri olarak değerlendirilmiştir.  Atatürk öğretmen yetiştirmeyi; bir taraftan köylüyü cehaletten kurtarmak, bir taraftan da sayıca yeterli olmak bakımından ele almıştır. O’na göre; Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçekleştirdiği birçok inkılabın köye ve köylüye yayılması gerekir, bunu yapabilecek tek devlet memuru da öğretmendir. Bu nedenle Cumhuriyetin kuruluş yıllarında öğretmenin misyonu, çeşitli konularda ve inkılâplar hususunda köylüye yardımcı olmak biçiminde ifade ediliyordu.

1973 yılında çıkarılan Milli Eğitim Temel Kanunu’na göre de öğretmenliğin bir ihtisas mesleği olduğu yasal olarak tescil edilmiştir. Bu temel kanun çıkarılana kadar ilkokul öğretmenleri lise düzeyinde okullardan mezun kişilerden seçiliyordu. Ortaokul düzeyinde öğretmenler de önceleri 2 yıllık eğitim enstitüleri, daha sonra da 3 yıllık eğitim enstitülerinden yetişen öğretmenlerden karşılanıyordu. Bu okullar Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullar olarak açılıyordu. Lise öğretmenleri de Yüksek Öğretmen Okulları ve Fen/ Edebiyat Fakültesi mezunlardan seçiliyordu. 1980 sonrası 1982 Anayasası ile bütün üniversitelerin yönetiminden ve planlamasından sorumlu YÖK yasası çıkarıldıktan sonra, bütün öğretmen yetiştiren kurumlar üniversitelere devredilmiş ve öğretmen yetiştirme artık üniversitelerin sorumluluğuna bırakılmıştır. Öğretmen yetiştirme yetkisinin üniversitelere devredildiği yıllara kadar ortaya konan uygulamaların büyük çoğunluğunda nitelik geri planda kalmış, daha çok ülkenin ihtiyaç duyduğu öğretmen sayısını sağlama yolları aranmıştır. Öğretmen yetiştirmeyi uhdesine alan YÖK’te öğretmen yetiştirmede kalitenin yükseltilmesi ile ilgili “akreditasyon” çalışmaları yapılmaya çalışılmasına rağmen, yine de öğretmen yetiştirmenin nitelikten çok niceliği ile ilgilenilmiş olduğu söylenebilir. Nitekim özellikle YÖK’ten sonra öğretmen yetiştirmenin nicel olarak ülke ihtiyacından fazla olduğu ve “atanamayan öğretmen” sorununun ortaya çıktığını söylemek gerçeği ifade etmek olacaktır.

Her ne kadar öğretmenlik mesleği bir uzmanlık mesleği olduğu mevzuatta kabul gördüyse de Tanzimat’tan beri öğretmenlik mesleğine alan dışından istihdam, sürekli yapılagelmiştir. Günümüzde de öğretmenlik mesleğinin en önemli sorunlarının başında eğitim fakülteleri dışındaki yüksek öğretim kurumlarından mezun kişilerin, mesleğe kolayca dahil edilmesidir. Öğretmenlik mesleğinin gerektirdiği üç yeterlik alanı olup, bunlar; alan bilgisi, öğretmenlik meslek bilgisi(pedagojik formasyon) ve genel kültür olarak bilinmektedir. Herhangi bir üniversite mezunu kişinin alan bilgisi ve genel kültür yeterliğinin var olduğu kabul edilmekte, geri kalan pedagojik formasyon bilgisi de düzenlenen eğitimlerden alınan formasyonla telafi edilmeye çalışılmaktadır. İhtiyacı bulunan alanlarda böyle bir uygulamanın yapılması normal karşılanabilir. Ancak bu uygulamada “atanamayan öğretmenlerin” istihdam edilmediği halde öğretmen yetiştiren fakültelerin dışından mezunlara böyle bir yolun açılması hem pedagojik değil, hem de eğitim planlaması ilkeleri ile çelişmektedir.

Öğretmen yetiştirme ve istihdamı konusunda sürekli değişikliklerin yapılması, sistemi istikrarsızlaştırmakta ve sistemin motivasyonunu olumsuz yönde etkilemektedir. Son uygulama “mülakat” marifetiyle öğretmen seçiminin sisteme önemli sıkıntılar getireceğinden kuşku duyulmaktadır. Bu da Türkiye’de öğretmen yetiştirme ve istihdam sorunlarının günümüz şartlarına uygun olarak farklılaştığını, ama hiçbir şekilde ortadan kalkmadığını göstermektedir.